16 Ocak 2012 Pazartesi

KATLEDİLİŞİN 5. YILINDA HRANT’I UNUTMADIK,
KATİLLERİNİ AFFETMEYECEĞİZ

Tam 5 yıl geçti!..

Genelkurmay Andıçlarıyla, 301 yargılamalarıyla, İstanbul Vali yardımcısının yanında iki MİT ajanının somut tehditleriyle hedef haline getirilip adeta bütün dünyaya ilan edilerek taammüden katledilişinin üzerinden tam 5 yıl geçti

Geçen 5 yıl boyunca yargılama sürecinde Ahparik Hrant’ın gerçek katillerine dokunulmadı bile!..

Her duruşma bütün bir Ermeni Halkına, Hrant’ın ailesine, avukatlarına, dostlarına hakaret, Hrant’a sıkılan yeni bir kurşun gibi yaşandı.


Oysa O, başyazarı olduğu AGOS ve köşe yazarı olduğu BirGün’deki yazıları, konferanslardaki konuşmalarıyla Ermeni Halkının yaşadığı soykırımı, Anadolu ve Mezopotamy
a’nın yoksul haklarına, emekçilerine, ezilenlerine, devrimcilerine anlatıyordu. Kardeşliği, bir arada yaşamayı savunuyor, tabuları
yıkıyordu. Kardeşliğin, barışın Anadolu topraklarında filizleneceğine inanıyor, bunu anlatıyordu.

Bunun için hedef seçildi ve katledildi. Dün onun katline karar verenler bugün katilerinin ortaya çıkmaması için uğraşıyor, tetikçileri koruyor.

Hrant yüksek sesle haykırdı. Dostluğu, eşitliği, özgürlüğü savundu. Bu uğurda hayatını ortaya koydu.

Biz onun dostları, kardeşleri yoldaşları olarak karanlık bir dönemde, gerçeği yazan gazeteciler tutuklanırken, Kürt halkının temsilcileri, aydınlar cezaevine yollanırken, F16 ile bombalanırken, savaş hükümetleri kurulurken sesiz kalamayız.

Arat Dink’in deyimi ile babasının(Hrant’ın) “kanlıları”ndan birisi mecliste, bir diğeri de Meclisin başında. Hrant’ın kanlılarına işaret etmek, yeni soykırım ve savaş hazırlıklarına “dur” demek için, O’nun savunduğu değerler için bir kez daha haykıracağız.

HEPİMİZ HRANT”IZ HEPİMİZ ERMENİYİZ
YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ
BİJİ BRATİYA GELAN
GETSE JOĞOVURTNERUN YEĞPAYRUTYUN

19 Ocak 2012 Hrant’ı anma Etkinlikleri: Saat 15.00 TBMM Dikmen Kapısı önünde kitlesel basın açıklaması
Saat 18.00 BirGün Gazetesi önünden Sakarya Caddesine yürüyüş ve açıklama

ANKARA EMEK ve DEMOKRASİ GÜÇLERİ

11 Ocak 2012 Çarşamba

Merve Kavakçı’nın evi basıldığında kıyamet koparmışlardı
Can Dündar
Başbakan’ın “Buyursun dağa gitsin” uyarısının ardından polisin Leyla Zana’nın evini basması zorbalıktır.
12 yıl önce de DGM savcısı, Fazilet Partisi Milletvekili Merve Kavakçı’nın evini basmaya kalkışmıştı.
O zaman da, merkez medyadan alkış sesleri yükselirken şiddetle karşı çıkmış, “Geceyarısı eşkıya kovalar gibi kapıya dayanıp zorbaca haneye girmeye kalkışan savcıyı” eleştiren bir yazı yazmıştım.
Faziletçiler henüz mağdur cephedeydiler. Hemen Kavakçı’nın evine koşmuş, savcının, dokunulmazlığı olan bir milletvekilinin evini basarak bizi dünyaya rezil ettiğini söylemişlerdi.
Parti yöneticisi Bülent Arınç “Bu, partimiz aleyhine tertiplenmiş bir komplodur” demiş, Meclis Başkanı’ndan özür dilemesini istemişti.
Arınç bugün Başbakan Yardımcısı...
BDP, Meclis’ten özür bekleyen tarafta...
AKP ise, dokunulmazlığı olan Leyla Zana’nın evinin basılmasını -kınamak şöyle dursun- emreden pozisyonda...
* * *
Aslında bir milletvekilinin evinin basılmasına karşı değiller.
Karşı oldukları, kendi evlerinin basılması...
Aslında parti kapatmaya da karşı değiller.
Karşı oldukları, kendi partilerinin kapatılması...
Yargıyı artık kendi partilerini kapatamayacak şekle sokar sokmaz, BDP’nin kapatılması için polise, yargıya yol gösteren demeçler vermeye koyuldular.
Onlar da mesajı aldı ve ev baskınlarına, tutuklamalara başladı.
* * *
Aslında tutuklu yargılamaya, tutukluluk sürelerinin uzunluğuna karşı değiller; kendileri tutuklu olmadığı sürece...
Aslında DGM’lere de karşı değillerdi; DGM’leri kontrol edememekten dertliydiler. Nitekim DGM’ler kapatılıp yerine hükümet kontrolünde özel yetkili sivil DGM’ler kurdular.
Yargı bağımsızlığından da yana değillerdi; yargının kendilerinden bağımsız olmasından rahatsızlardı.
Yargı teslim oldu; mesele halloldu.
* * *
Aslında askerin siyasete müdahalesine karşı değiller; askerin kendileri aleyhine siyasete müdahalesine karşılar.
Öyle olsa Genelkurmay Başkanı “Kürtçe eğitim olmaz” dediğinde, “Paşam, siz bu işlere girmeyin” derlerdi.
Demediler.
Aslında Kürt sorunda askeri çözüme karşı değiller.
Karşı oldukları, savaşırken askerin güç kazanmasıydı.
Genelkurmay’ı ekarte eder etmez, Kürt çözümünde baskı yöntemlerine geri döndüler.
Dersim’den dolayı özür dilerken dertleri, Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmaktı.
Gerçekten Dersim’in acısını çekiyor olsalar, Uludere katliamından sonra bölgeye gidip halktan özür dilerlerdi.
Tersine, Genelkurmay’ı tebrik ettiler.
* * *
Kendi okudukları şiirin yargılanmasına karşılar, ama piyasaya çıkmamış bir kitabın suç unsuru sayılmasına itirazları yok.
Basında tekelleşmeden değil, tekelin kendileri tarafından kurulmamış olmasından şikayetçiler.
Nitekim o tekeli kırıp kendi tekellerini kurmaya başlayınca rahatladılar; o konu kapandı.
* * *
Hasılı dün kendilerine yapılmasından şikayet ettikleri ne varsa bugün rakiplerine yapmaktalar.
Muhalefetteyken “Adalet istiyoruz” diye diye karşı çıktıkları her konuda çifte standart uygulamaktalar.
“Adaletle Kandırma Partisi...”

"Erdoğan otoriter yönetime doğru sürükleniyor"

Financial Times'ta yayımlanan bir makalede ''Türkiye'nin lideri otoriter bir yönetime doğru sürükleniyor'' yorumu yapıldı.

Erdoğan'ın 2002'de iktidara gelişinden bu yana Türkiye'ye daha açık ve liberal bir demokrasi olma yoluna doğru öncülük ettiğini yazan Financial Times'a göre 'Avrupa Konseyi'nin Türk yargı sistemine ilişkin bu haftaki raporu ise bu ilerleyişin giderek duraklayan doğasını ortaya koyuyor.'
Gazeteye göre rapor "Erdoğan'ın insan haklarına daha fazla saygı gösterme anlamında attığı adımları kabul ediyor. Bununla beraber Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği arzusu zayıflarkenTürkiye'den otoriter bir rejim olmaya yönelik
rahatsız edici işaretler alınıyor."
CHP lideri Kılıçdaroğlu'na Silivri cezaevi çıkışındaki yargıyı eleştirel sözleri nedeniyle soruşturma açılmasına dikkat
çekilen makalede 100 gazetecinin cezaevinde tutulduğu hatırlatılıyor. Gazeteye göre yeni anayasa sadece ifade ve diğer özgürlükleri değil, Kürt azınlığın temel haklarını da güvence altına almalı. "
Financial Times, Erdoğan'ın bugüne dek hiç bir Türk liderin yapmadığını yapıp 1930'larda 13 bin Kürdün öldürülmesi nedeniyle özür dilediğini, ama sadece iki hafta önce 35 Kürt sivilin militan sanılarak öldürülmesi nedeniyle özür
dilememeyi sürdürdüğünü hatırlatıyor ve "bu tür zıtlıklar giderilmeli" yorumunu yapıyor.
Hatta gazeteye göre bu, Arap baharı sonrası Türkiye'nin artan bölgesel nüfuzu göz önüne alındığında çok daha büyük önem taşıyor. Zira Türkiye hükümeti yeni yeni şekillenen Arap demokrasilerine rol model olarak gösteriliyor.Financial Times'a göre 'durgunlaşan ekonomiyle otoriter rejimin güçlenmesi, bir gerginlik
reçetesi. Bundan kaçınmak için,
Ankara, Erdoğan'ın 2002 yılında belirlediği yolda devam etmeli.'

7 Ocak 2012 Cumartesi

Oğuzhan Müftüoğlu ile özel röportaj: BirGün 03 Ocak 2012
I. Bölüm
'Sosyalizme Doğru Yürüyüşün Hız Kazanacağı Bir Dönemin Başlangıcındayız'
'Tarihin Sonu' tezleriyle birlikte ilan edilen 'yeni dünya düzeni' kapitalizmin krizi ile birlikte ciddi anlamda sarsılıyor. ABD merkezli kriz, Avrupa'yı etkisine alarak derinleşiyor. Bunun karşısında ise Avrupa çapında direniş hareketleri de gelişmeye başladı. İçine girdiğimiz bu yeni dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle bu kriz dalgasının serbest piyasa tanrısına inananların kesin iflası demek olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Çünkü ABD ve Avrupa ülkelerinde gelişen kriz küreselleşme sürecinin serbest piyasa yönelimlerinden kaynaklanan bir kriz olarak ortaya çıktı. Sermayenin sınırsız (serbest piyasa) egemenliğine dayalı yeni düzeninde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ücretlerin düşmesi, işsizlik ve talep yetersizliği yaşanan krizin gelişmesinde önemli bir rol oynuyor. Buna karşı toplumsal tepkilerin, direnişlerin gelişmesi de kaçınılmazdı. Bu gelişmeler bize toplumsal dinamiklerin sınıf mücadelesi dışındaki mecralara kaydığı bir dönemin de sonunun gelmekte olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu krizin bir bakıma “tarihin sonu” tezlerinin de sonu olduğunu söyleyebiliriz.
Bu kriz nedeniyle artık kapitalizmin sonunun geldiği şeklinde yorumlar yapılıyor.
Tarihsel olarak, daha doğrusu objektif koşullar bakımında kapitalizmin sonunun geldiği elbette doğrudur, ancak bu sonucun öyle kolayca, yaşanan krizlerin bir otomatik sonucu olarak kendiliğinden gerçekleşmesi de beklenemez. Söylediğim gibi bu krizi daha çok serbest piyasa kapitalizminin insanlığın ulaşabileceği en son ve en mükemmel sistem olduğu şeklindeki tezlerin sonu olarak görmek ve insanlığın sosyalizme doğru yürüyüşünün yeniden hız kazanacağı bir dönemin başlangıcı olarak görmek daha gerçekçi bir değerlendirme olur. 21. yüzyılın sosyalizmi kapitalizmin bu şekilde kırılıp bükülmelerle sürdürülmeye çalışılacak bu “yeni dünya düzenine” karşı mücadeleler içinde gelişecektir.

Ortadoğu'da 'Tahrir Meydanı'nda başlayan isyan dalgası soldan bir kesimce de 'devrimler süreci' olarak adlandırıldı.
Ortadoğu ülkelerinde yaşanan kitlesel direnişler bu ülkelerde çok uzun süredir devam eden rejimlere karşı birikmiş haklı tepkilerin bir sonucu. Ancak orada yaşananlar gerçek bir örgütlülükten ve öncülükten yoksun halk hareketlerinin ne kadar haklı bir temele sahip olsalar bile emperyalist güçler tarafından nasıl kolayca yönlendirilebildiğini gösteriyor. Libya, Suriye ve Mısır’da gelişen muhalefet hareketlerinin nitelikleri ortadadır. Özellikle Ortadoğu gibi bir bölgede kapitalist dünya ile ilişkileri ve emperyalist politikaları dikkate almayan hiçbir değerlendirmenin sağlıklı ve doğru sonuçlara ulaşması mümkün değildir. Müslüman Kardeşler'in iktidarına yol açan gelişmelerin devrimci bir süreç olarak değerlendirilmesi ortadaki gerçeklere pek de uygun düşmüyor.

'Biz Ona Devrim Diyorduk' kitabınız var. Son dönemde özellikle Avrupa'daki direnişlerin ardından 'devrim de artık eskisi gibi olmayacak' şeklinde 'iktidarsız devrim' analizleri yapılıyor. Bu yeni hareketlerin 'devrimci niteliği' olarak 'anti-iktidarcı' yanları gösteriliyor.
Bu tür ‘postmodern’ söylemler bana çok anlamsız geliyor. Sınıflar ortadan kalkmadan ve ortada kendi karşıtlarını yok etmek için gücünü her alanda sonuna kadar kullanan iktidarlar varken muhalifler adına ‘anti-iktidarcılığı’ savunmak ne anlama geliyor? Siz onu görmezden gelseniz bile sınıflı toplumlara ait yasalar işlemeye devam edecektir. Binlerce yıllık sınıf mücadeleleri tarihinin gerçeklerinden kaynaklanan bilimsel sosyalist dünya görüşünün bulanıklaştırılmasından başka bir şey değil bu. ‘İktidar’ın kötülüklerinden kurtulmak istiyorsanız egemen sınıfın elinden iktidar gücünü almak sınırlandırmak için mücadele etmek zorundasınız. Aksi halde ‘iktidarcı olmayan’ kitle hareketleri sonuçta sistemin kendisini sürdürebilecek geçici çözüm yolları bulmasından başka bir sonuç vermeyecektir.

Bu süreçte Türkiye Batı tarafından 'rol model ülke ve model ortak' olarak öne çıkarılıyor. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Uzunca bir süredir Türkiye AKP iktidarı altında hızla Müslüman Arap ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirme politikalarına yönelmiş durumda. Türkiye’nin yüzünü batıdan doğuya çevirmesi bazen bir “eksen kayma” tartışmalarına da konu oluyor. Bu gelişmeler uzun süredir Amerikan ideologları tarafından BOP çerçevesindeki analizlerde ön görülen bir gelişmeydi. Müslüman dünyanın liderliğini üstlenen bir Türkiye’nin, 11 Eylül’den sonra Müslüman dünya ile batı arasındaki oluşan kopukluğu giderecek bir köprü olarak görülüyor. Büyük enerji kaynaklarına sahip Müslüman Arap ülkelerinin Küresel Kapitalizme eklemlenmesi için “hem ılımlı İslamcı, hem de demokratik” bir model olmasından söz ediliyor. Tayip Erdoğan’ın Arap ülkelerindeki bir Halife edasıyla şaşaalı karşılanmaları üstüne yürütülen propaganda kampanyalarının amacı da bu olsa gerekir. Burada sırası gelmişken hatırlatmadan geçmeyelim; CIA Türkiye Masası eski şefi G. Fuller, 7-8 yıl önce yazdığı bir kitabında T.C.’nin halifeliği kaldırmasının yanlışlığından dem vurup, Arap dünyasının Türkiye’nin halifelik gibi bir dini liderliğine ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Şu sıralarda yandaş medyada halifelik tartışmalarının yapılmaya başlaması hiç de boşuna değil.
Bu konu “iç dinamik, dış dinamik” kavramları açısından da tartışılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İç ve dış dinamik kavramlarının bu günkü dünya koşullarında bu kadar birbirinden kopuk olarak ele alınmasının doğru olmadığını düşünüyorum.
Sermayenin uluslar arasılaşma eğiliminin bu kadar güç kazandığı ve emperyalizmin bir iç olgu haline geldiği bu günkü (küreselleşmiş) dünyada iç ve dış dinamiklerin birbirinden kesin hatlarla ayırmak doğru bir şey değildir.
Elbette AKP iktidarının kuruluşu ve bu dönem içinde ülkemizde meydana gelen değişim süreçleri, özellikle ulusalcı bakış açılarında gördüğümüz gibi, yalnızca dış dinamiklere bağlanarak, komplocu bir anlayışla açıklanamaz. AKP iktidarı’nın gelişimini aslında 12 Eylül dönemiyle birlikte başlayan uzunca bir süreç içinde bir iç mesele olarak izlemek mümkündür. Tabii Askeri Cunta’nın komünizme karşı dini teşvik ederek İslami akımları güçlendiren uygulamalarının ABD’nin yeşil kuşak politikalarına denk düşen bir politika olduğunu da unutmadan! Turgut Özal döneminde başlatılan İslami bankacılık sistemi, o zamana kadar daha çok orta ölçekli ticaret sermayesi özellikleri taşıyan Türkiye’deki İslamcı sermaye kesiminin gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. İslamcı akımların, özellikle cemaatçiliğin doksanlı yıllarda kazandığı büyük ivmenin İslamcı sermayenin kazandığı bu ekonomik güce paralel olarak geliştiği de ortada. AKP’nin neo liberal politikaları benimseyerek iktidara gelmesi de İslamcı sermaye sınıfının küresel sermaye ile bütünleşme eğilimlerinin bir ifadesiydi. Bütün bu gelişmelerin “yenidünya düzeninin” özellikleriyle uyumlu ve aynı dönemdeki ABD politikalıyla örtüşen özellikler taşıdığı da ortadadır.

Bu yüzden uluslararası sermaye politikalarının ve emperyalist politikaların belirleyici rolleri göz önünde tutulmadan, yalnızca bir iç dinamik çerçevesinde değerlendirerek bütün bu gelişmeleri bütün yönleriyle kavramak mümkün olamaz.
2. BÖLÜMÜ
Umudu büyütmek en çok devrimcilerin görevidir
»Referandum ve seçimlerde AKP'yi destekleyen sol liberal kesimlerden de son dönemde artan baskılar karşısında
“AKP, Kopenhag Kriterleri’ni terk etti, Ankara Kriterlerine geri döndü” türünden değerlendirmeler yapılıyor. (Seçimlerin ardından sizin BirGün'deki 'Bu Abluka Dağıtılacak' yazınızda kullandığınız 'sömürge tipi demokrasi' kavramı, Ahmet İnsel tarafından eleştirilmişti. İnsel, şimdi 'AKP'nin otoriterizminden' dem vuruyor.)
Referandum sırasında AKP’nin gönüllü destekçiliğini yapan “yetmez ama evet” savunucuları için şimdi artık söylenecek fazla bir şey yok. Bence mesela Ahmet İnsel gibiler artık “emekli” olmalı! Çünkü onların istedikleri ileri ve sivil demokrasi tastamam gerçekleşmiş sayılır, yani arkadaşların “misyonları” tamamlandı!
Şimdi AKP iktidarının daha açık ve daha yoğun baskı politikalarına yönelmesinde bu çevrelerin de önemli bir sorumluluğu ve katkısı var. Referanduma sunulan anayasa değişikliğinin yargıyı bütünüyle kontrol altına almak şeklindeki amaçları sadece sosyalist ve devrimci çevrelerce değil, ülkenin bütün aklı başında insanları tarafından bile açıkça ortaya konulmuşken, onlar “Hükümetin elini güçlendirelim, darbecilerden daha iyi hesap sorsun, militarizm tasfiye edilsin, ülke sivilleşsin” türünden safdil gerekçelerle iktidara destek oldular. Sadece iktidara destek olmakla da yetinmediler, bütün devrimci muhalefet güçlerini “darbeci ulusalcı” diye yaftalamaktan da çekinmediler. O sıralarda “bu yaptıklarından dolayı bir gün utanacaklar” diye yazmıştım. Şimdi ortalıktaki bunca rezillik yaşanıyorken onların bu durumdan şikâyetçi olmaya hiç hakları yok.
Burada referandumda uygulanan boykot politikaları hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum. Ben referandum sırasındaki boykot tavrını da hatalı bir taktik olarak görüyordum. Çünkü boykot oyları sayım dışı kalması nedeniyle, AKP iktidarına doğrudan bir destek vermemekle birlikte, referandum sonuçlarında evet oyları göreli olarak artmış gibi görüntüye yol açacaktı. Sonuçta öyle oldu ve boykot oyları hiç sayılmadığı için evet oylarının yüzdesi yüzde ellilerin çok üzerinde gösterildi. Bu durum da genel seçimler öncesinde AKP lehine psikolojik üstünlük oluşturulmasında kullanıldı. Ben bu durumun da AKP'nin bugünkü pervasızlığına yol açan seçim başarısında belirli bir katkı sağlamış olduğunu düşünüyorum. Gerekçeleri ve amaçları belki tamamen farklıydı, ama şimdi sonuçta karşımıza çıkan bütün olumsuzlukların acısını birlikte çekiyoruz.
»Özellikle seçimlerin ardından AKP'nin artık yenilmesinin mümkün olmadığına ilişkin toplumda bir duygu gelişti. Öte yandan AKP ve cemaat arasında son günlerdeki gerilim 'ittifak çatlıyor mu' sorularını gündeme getirdi.
AKP 28 Şubat'ın hemen arkasından askerlerin ve ABD’nin açık desteğini de arkasına alarak kuruldu. AKP iktidarı oldukça geniş bir ittifaklar manzumesine dayanıyor. İçerden Özal döneminden başlayarak ciddi bir gelişme sağlayan İslami sermaye kesimleriyle, aralarında birçok inanış ve kültürel farklılıklar taşıyan geniş bir cemaat ve tarikat örgütlenmelerine dayanarak kuruldu. Dışardan da uluslararası sermaye güçleri ve özellikle Amerikan yönetimleri tarafından destekleniyor. AKP iktidarı yıkılmazlık görüntüsünü her şeyden önce buralardan aldığı destekle sağlıyor.
Kendisine destek sağlayan bu farklı kesimler arasında, özellikle de “Cemaat”le bir takım çelişkiler her zaman olabilir. Bu çelişkilerin bir kopuşa yol açmasının aralarındaki çıkarbirliğini bozacak gelişmelere bağlı olduğunu düşünüyorum. Bugün böyle bir durum olduğunu söyleyebilmemiz için ortadaki bazı emare ve söylentiler dışında somut ve ciddi bir olgudan söz etmek mümkün değil. Ancak “ittifak” çatlasa bile, ortada başka bir alternatif yoksa ittifak, içindeki çatlak bir biçimde kapatılarak devam edecektir.
Bu yüzden bu gün ortadaki umutsuzluğun asıl nedeninin AKP’nin “yenilmezliğinden” değil, düzen içi de olsa bir alternatif yokluğundan kaynaklandığını söylemek daha doğru bir ifade olacaktır.
Bugün düzen içi bir muhalefet odağı olarak görülen sosyal demokrat cenahın (ılımlı bir İslam cumhuriyetine dönüştürülmüş bir ülkede, hâlâ “birinci ve ikinci cumhuriyetçilik” tartışmaları içinde!) bir alternatif çıkarabileceğine sanırım kendi içlerinden bile inanan yoktur.
Bu yüzden sol açısından yapılması gereken şey, kısa vadede kolay çözüm arayışlarına kapılmadan, AKP tarafından temsil edilen mevcut düzene karşı ciddi bir alternatif umudunu yeniden canlandırmak için kendi öz gücüne dayanarak mücadele etmekten ibarettir.
»Ülkemizde, dünyadaki gelişmelere paralel olmasa da, değişik alanlarda toplumsal direnişler gelişiyor. Ancak bunların henüz bir güç olarak ortaya çıktığını söylemek de mümkün değil. Öte yandan toplumun geniş kesimlerinin de bir arayışından söz etmek de mümkün. Solun bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, Türkiye’de değişik alanlarda gelişen direnişlerin bütün olumlu yönlerine karşın ciddi bir düzen karşıtı güç haline dönüşmediği elbette doğrudur. Ancak bunların mücadelenin gelişme dinamikleri ve geleceği hakkında umut verici ipuçları taşıdığı da unutulmamalı. Genel olarak solun ciddi bir düzen karşıtı güç haline gelmemiş olmasının, yukardan beri tartıştığımız konuların yanı sıra, dünya çapında yaşanan süreçlerin toplumsal dinamiklerin sınıf mücadeleleri dışındaki etnik, dinsel mezhepsel mecralarda yoğunlaşmasına yol açan özelliklerinin de bir sonucu olduğunu unutmamak gerekiyor. Yukarda değindiğimiz gibi, özellikle kapitalist Batı dünyasında yaşanan kriz dalgasına karşı gelişen hareketler, bu dönemin de sonuna gelindiğinin bir işareti olarak görülebilir. Bu demektir ki artık, “sınıf mücadeleleri bitti, devrimler çağı bitti” diyenlerin kendilerinin tarihin çöplüğüne atılma zamanları geliyor.
Bu yüzden şimdi “AKP’nin yenilmezliğini” falan bir yana bırakmak ve gelecek için daha çok umutlu olmak gerekiyor.
Türkiye’nin en çok ihtiyacı olan şey bu umuttur ve en az politik tutarlılık kadar önemli olan hareketin bütünlüğünü ve sürekliliğini koruyarak bu umudu büyütmek de en çok devrimcilerin görevidir.
“ÖDP’nin Çatı Partisi konusundaki tavrı doğru”
»1980 sonrasında sol içinde yoğun ayrışmalar yaşandı. ÖDP’nin kuruluşundan sonraki ayrışmalar en çok şikâyet konusu yapılan konular arasında yer alıyor. Birçok insanın soldan uzaklaşması bu ayrılıklara bağlanıyor.
Türkiye solu 1980 sonrasında dünyada yaşanan gelişmeleri 12 Eylül’ün bozucu etkileri altında ve dağınıklık içinde karşılamıştı. Bir yandan yenilginin devrimci örgütler içindeki kadrolar arasında yarattığı güvensizlik ve özgüven kaybı, diğer yandan sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte daha etkin biçimde ortaya çıkan postmodern öğretilerin, yeni liberal düşünüş biçimlerinin yarattığı kafa karışıklığı ciddi bir ideolojik ve örgütsel parçalanmışlığa yol açtı. Bu nedenle solun, kapitalizmin küreselleşme yöneliminin bir sonucu olarak dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkan gelişmeler karşısında etkin bir muhalefet geliştirmesi mümkün olmadı.
Bir kısmına yukarda değindiğimiz nedenlerle solun ciddi bir etkinlik gösterememiş olması, egemen sınıflar arasındaki milliyetçilik liberallik çatışmasında taraf olma eğilimlerini güçlendirdi. Geçilen sürecin en çarpıcı yönlerinden biri kimi liberal aydınlarla birlikte solun bazı kesimlerinin Türkiye’nin bir ılımlı İslam devletine dönüştüğü bu yeniden yapılanma sürecinde bir tür yapı harcı rolünü üslenmesiydi. Bu gelişmelerin yansıması solun bütün kesimlerinde yaşanmakla birlikte, seksen sonrasında geniş sol-muhalefet kesimleri arasında ciddi bir “birlik ve ortak mücadele” arayışının ifadesi olarak kurulan ÖDP sürecinde daha çok olumsuz sonuçlara ve ciddi yarılmalara yol açtı.
Çoğunlukla şikâyet konusu olarak önümüze sürülen ayrışmalar da hep böyle bir zemin üzerinden gelişti. Bu ayrışmaları öznel nedenlere bağlamak doğru bir şey olmaz. Örneğin, bu konudaki ayrım noktalarından biri Ergenekon davasıydı. Bizim egemen güçler arasındaki çatışmada (BirGün gazetesinin o günlerdeki “yesinler birbirini” başlığıyla anılan) taraf olmama tutumumuz üzerine kıyamet koparıldı. Oysa genel olarak egemen sınıf klikleri arasındaki çelişkilerdeki bir nispi denge durumunun devamı aynı zamanda nispi bir demokrasi ortamının sürmesini de getirir. Tek başına hâkim olarak iktidarını pekiştiren bir gücün daha baskıcı politikalara yönelmesi de kaçınılmaz olur. Şimdi, geriye dönüp bakıldığında bizim tutumumuzun doğruluğunu görebilmek daha kolaydır. Bugün “Ergenekon” davasının özünün, devletin ve ordunun eski soğuk savaş döneminde oluşturulmuş yapılarının bugünkü yeni düzene uygun biçime dönüştürülmesinden ibaret bir konu olduğu çok daha açık olarak ortaya çıkmış durumdadır. Oysa konuyu bir sivilleşme ve darbeciliğin tasfiyesi olarak, bir demokratikleşme olarak görenler, sadece bu gün nasıl bir ileri demokrasi olduğu açıkça görülen bir rejimin destekçisi olmakla kalmadılar, halkın aldatılmasına da ortak oldular. Oysa, devrimci politika her zaman gerçeklerin bütün yönleriyle açıklanmasını esas almalıdır.
Ben solun bugünkü sorunlarının temelini, geçilen süreçte yaşanan ayrışmalarda aramanın doğru bir şey olmadığını düşünüyorum. Her şeyden önce yaşanan olaylar karşısında doğru ve sağlam bir politik temele sahip olmayan bir devrimci hareketin başarı şansı yoktur.
»Bir de son dönemde gündeme gelen Kongre Girişimi’ne ilişkin tartışmalar var.
Ben ÖDP’nin bu konudaki tutumunun doğru olduğuna inanıyorum. Çok farklı toplumsal dinamiklere ve farklı programlara ve dünyada ve ülkede yaşanan bütün önemli gelişmeler konusunda bu kadar farklı görüşlere sahip hareketlerin, bu şekilde kısa vadeli pragmatik gerekçelerle bir araya getirilmesinin doğru ve mümkün olmadığını, Kürt hareketiyle sosyalist hareket arasındaki doğru ilişkinin de böyle kurulamayacağını düşünüyorum. Kürt sorununun çözümü açısından ise, bağımsızlıktan otonomiye, kültürel özerklikten yerinden yönetimlerin güçlendirildiği bir arada yaşama biçimlerine kadar barış temelinde değişik çözüm arayışlarının tartışılabileceği bir konuda bağımsız bir devrimci hareketin güçlendirilmesinin çok daha gerekli olduğuna inanıyorum.
Katılan çevrelerin kendilerine göre haklı nedenleri olabilir. Hangi gerekçelerle olursa olsun sonuçta herkesin tercihine elbette saygı duymak gerekir. Bu konuda konuyu sosyalist hareketin birliği çerçevesinden tartışan arkadaşlarla polemik yapmak da istemiyorum. Sadece, örneğin ‘birlik sorununun küreselleşmenin ‘küre’sindeki bütünlük manasıyla bağlantısı çerçevesinde(!) itirazlar ileri sürerek ÖDP’nin kuruluşuna katılmayan EMEP’li arkadaşlarla, daha yakın zamanda “çoğunluğun azınlığa baskı kurmasından dem vurarak, azınlık haklarının demokratik çoğulculuk çerçevesinde korunmadığı gerekçeleriyle ÖDP’den ayrılan arkadaşların kendi tutarlıkları açısından nasıl bir ikna edici açıklamaya sahip olduklarını merak ettiğimi itiraf etmek istiyorum.

1 Ocak 2012 Pazar

Komünistplatform'da insanlığın biricik kurtuluşu sosyalizmin kazanacağına dair duyduğumuz güçlü inançla yeni yılınızı kutlarız.

9 Aralık 2011 Cuma

Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu-CELAC, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı
OZAN ÖZLEM-KARAKAS


Geçtiğimiz 2 ve 3 Aralık günü Venezuela'nın başkenti Karakas, Latin Amerika için olduğu kadar belki de tüm insanlık için tarihsel sayılabilecek bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Bu iki tarihsel günde, Latin Amerika ve Karayiplerin, 550 milyon kişilik nüfusa, 20 milyon kilometrekarenin üzerinde bir yüz ölçümüne, 6,3 milyar dolarlık bir gayri safi milli hasılaya sahip olan toplam 33 ülkesinin temsilcileri, “sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel alanda birlik ve entegrasyonu geliştirmek; yaşam kalitesi, sosyal gelişmişlik, bağımsız ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma sağlamak” gibi amaçlar üzerinden “demokrasi, eşitlik ve sosyal adaleti temele alacak” bölgesel bir birlik oluşturmak üzere bir araya geldi.


İki güne yayılan toplantılar sonunda, CELAC yani Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu, Karakas Deklarasyonu adında bir kuruluş belgesi yayınladı ve Bolivar'ın birleşik Latin Amerika projesinin gecikmiş ama güçlü bir tezahürü olarak kuruluşunu gerçekleştirdi.

KURTARICILARIN YOLU: CELAC
Simon Bolivar'ın -zirve esnasında çeşitli ülkelerin liderleri tarafından da
dile getirilen- “ Yeni dünyada, farklı bölgeleri kendi arasında ve bir bütünle ilişkilendirecek tek bir ulus kurmak büyük bir idealdir” yaklaşımının CELAC'ın ana fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bilindiği gibi, Latin Amerika ve Karayiplerin “keşiften” sonraki tarihinin neredeyse tamamı bir sömürgecilik ve yeni sömürgecilik tarihi olarak biçimlenmiş, 1959 yılında emperyalist tahakkümde açılan Küba gediğinden sonra yaşanan birkaç deneyimin dışında, 1989 yılındaki chavez iktidarına kadar kıta ve kıta halkları neredeyse tamamen ABD/Avrupa emperyalizmi ve yerel oligarşilerin denetim ve politikalarının mağduru olmuştur.

Buna rağmen, son dönemde Latin Amerika'da rüzgarın yönü yavaş yavaş değişmeye başlamış, bir takım alternatif politikalar ve oluşumlar ortaya çıkması söz konusu olmuştur. Bu doğrultuda, özellikle Hugo Chavez'in ciddi bir toplumsal destekle sürdürdüğü sosyal politikalar ve diğer ilerici -veya değil- hükümetlerle kurduğu olumlu ilişkiler meyvesini vermiş; ikibinli yılların ortalarından itibaren Latin Amerika ve Karayiplerde çeşitli formlar altında ekonomik, sosyal ve kültürel içerikli bir takım farklı oluşum ve kurumlar ortaya çıkmıştır. Telesur, Banco de Sur, Unasur, Petro Caribe, Mercosur, ALBA gibi bir çok proje ve oluşum, CELAC'ın temelini oluşturan ve böylesi bir organizasyonun imkanına olan inancı besleyen öncüller olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, CELAC'ı, herşeyden önce Bolivar'ın düşünsel mirasının taşıyıcısı olan Chavez ve Bolivarcı Devrimin başarısı olarak görmek gerekir.

Elbette, böylesi bir birliğin kendisini neredeyse bir zorunluluk olarak dayattığı koşullar, onun oluşturulma iradesi kadar önemli olmuştur. Bu bağlamda CELAC'ın, kapitalizmin yapısal krizinin yakıcılığını hissettirdiği, uluslararası hukukun emperyalist saldırganlıkla tamamen rafa kalktığı, emperyalist yağmacılığın en aymaz biçimde uygulandığı, farklı toplumların neo liberalizmden umudunu kesmeye başladığı ve bu ekonomi politikalarının alternatiflerinin mümkün olduğunun gözle görülebilir hale geldiği bir dönemde ortaya çıkması şüphesiz ki tesadüf değildir.

Bilindiği gibi Latin Amerika ve Karayip ülkeleri, çok uzun bir süre sömürgeciliğin hüküm sürdüğü ülkeler oldukları gibi, aynı zamanda kapitalist sömürünün ve neo liberalizmin önemli laboratuarları olarak da ciddi yıkıma uğramış ülkelerdir. Bununla birlikte, geçtiğimiz on, on beş yıllık dönem içerisinde bu yıkımın nasıl ortadan kaldırılabileceğinin alternatiflerinin sol iktidarlar tarafından bizzat bu ülkelerde hayata geçirilmesi ve başarılı olunması, CELAC gibi sol tandanslı bir yapının bu ülkelerin yapısal bir takım sorunlarına çözüm olabileceği fikrini bir hayli güçlendirmiştir. Ekonomik ihtiyaçların belirleyiciliği dışında ayrıca, bölgesel olarak kurulan sosyal, siyasi ve kültürel bağlar da birliğin oluşumunu kolaylaştırıcı rol oynamıştır. Şüphesiz ki birliği mümkün kılan bir çok farklı ihtiyaç tespit etmek de mümkündür.

Herşeyden önce sağ veya sol bir hükümete sahip olsun CELAC'ı oluşturan devletlerin tamamı, bu birlikte ciddi bir takım imkanlar görmektedir, bunun büyük bir avantaj olmayabileceğini veya ABD ile ilişkilerini sıkıntıya sokabileceğini düşünen ülkeler bile böylesi büyük bir projede yer almama riskini göze alamamış, truva atı kontejanından dahi olsa bir şekilde birliğe dahil olmuştur.

Karayiplerin, Petrocaribe sayesinde ekonomik krizin etkilerini bir nebze de olsa atlatan küçük ada ülkeleri, birliğe katılımı belki de bir yaşam meselesi olan Haiti, böylesi bir birliği her şeyden önce anti-emperyalist sol bir blok olarak gören Küba, Venezuela gibi ülkeler veya birliğin ekonomik gelişimlerine katkı sunabileceğine inanan sağcı Meksika, Şili, Kolombiya gibi hükümetlerin tamamı kendi öncelikleri ve vizyonları üzerinden bir şekilde bu birliğe katılma ihtiyacı hissetmişlerdir.

Bu durum her ne kadar birliğin ideolojik tavrını heterojenleştirse ve ilerideki problemlerin habercisi olsa da, sonuç olarak CELAC, amaçlar, bileşim ve yönelimleri açısından ilerici ve sol bir nitelik arz etmektedir ve bu temel nitelik, ülkelerarası etkileşim arttıkça hala emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerdeki sol siyasetin gelişmesine yardımcı olacak, sol bir yönelime giren ülkeler üzerindeki emperyalist tehdit, şantaj ve darbe olasılıklarını da azaltacaktır. Bunlara ek olarak birlik daha en başta sahip olmaya başladığı prestijle, dünyanın çok kutuplu hale gelmesi için de bir imkan sunmaktadır. Daha şimdiden Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri'nden (Las FARC) Çin hükümetine kadar farklı kesimlerden kutlama mesajları almış, hatta Rusya hükümet düzeyinde işbirliği dileklerini iletmiştir. Bunda elbette, birliğe üye olan ülkelerin kaynaklarının ve ekonomik güçlerinin de payı büyüktür. Hesaplamalara göre birlik, yerkürenin en büyük tarımsal üreticisi olduğu gibi, aynı zamanda üçüncü büyük elektrik üreticisi ve en büyük petrol rezervlerinin de sahibi olarak dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücüdür.

PEKİ YA SAM AMCA?
CELAC gibi bir birliğin ABD'nin arka bahçesinde, üstelik de bizzat baş düşman Chavez 'in özel çabalarıyla kurulmuş olması muhtemelen Sam Amca'nın hırsından bayrak desenli şapkasını kemirmesine yol açmış olmalıdır.

Gerçekten CELAC gibi bir birliğin kurulmuş olmasının -eğer gerçekten amaçları doğrultusunda çalıştırılabilirse- ABD dış siyaseti için ciddi bir takım sonuçlar doğurması kesindir. Bilindiği gibi, ABD, Avrupa tekelleri ve yerel oligarşiler bölgede çok uzun zaman, ali kıran baş kesen rolünde halklara adeta kan kusturmuşlardır. Vahşi kapitalist sömürü, doğal kaynaklar üzerinde kurulan egemenlik, askeri darbeler, fiili/gizli işgal, katliamlar ve binlerce değişik türden musibet dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi, bu bölgesinde de sadece emperyalizmin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının gerçekleştirilmesi amacıyla hayat bulmuştur ve hala son derece çeşitli ve derin problemlerle boğuşan bölge halklarının içler acısı durumunun sorumlusu da bunlardır.

Bununla birlikte, ABD veyerel işbirlikçilerinin bu toplumlardaki konumu ve etkisi, artan politik bilinç ve sol iktidarların somut başarılarıyla son zamanlarda ciddi bir düşme eğilimine girmiştir. Buna rağmen ABD geleneksel çıkarlarının korunması için eski refleksleriyle arka bahçesindeki nahoş durumlara müdahale etmeye çalışmayı sürdürmektedir. Honduras'ta Zelaya'nın bir darbeyle düşürülmesi, Chavez'e karşı darbe ve cinayet girişimi ve sonraki petrol grevi son zamanlardan aklımızda kalan müdahalecilik örnekleridir.

Raul Castro CELAC toplantısındaki konuşmasında, ABD'nin bu girişimleri hakkında bunların her nedense hep ALBA (Chavez tarafından kurulan alternatif ticaret örgütü) olduğuna dikkat çekerek bir toplantıda Ekvator devlet başkanına dönüp “sırada sen varsın, kendine dikkat et” dediğini hatırlatmıştır. O zaman bunu şaşkınlıkla karşılayan Rafael Correa ise, çok geçmeden bir darbe girişimine maruz kalmış, halkın sokağa inmesiyle hayatını güç bela kurtarabilmiştir. Kısacası komplo ve darbecilik, ABD'nin Latin Amerika'nın ilerici başkanlarına karşı oynadığı temel koz olmaya devam etmektedir.

Elbette aynı emperyalist gücün CELAC karşısında tavrının ne olacağı da kestirilebilir. Salvador Allende'yi deviren, Fidel Castro'ya onlarca suikast girişimi gerçekleştiren, Küba havayollarına ait bir uçağı havada patlatan Orlando Bosch gibi katilleri himaye eden ve onlarca kurumla Latin Amerika'da her türden ilericiliğe karşı savaş açan ABD, şüphesiz ki CELAC'a karşı da kayıtsız kalmayacaktır. Bilindiği üzere, uzunca bir süredir Latin Amerika kıtasında aksilikler ABD'nin yakasını bırakmamaktadır. Darbe girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmakta, solcu adaylar seçimlerden başarıyla çıkmakta, dayattığı anlaşmalar refüze olmakta, geleneksel kaleleri tek tek düşmektedir. Bununla birlikte ABD, elli yıl sonra donanmasını Latin Amerika kıyılarında dolaştırmaya başlamak, Güney Komandosu'na sızma ve ajanlık faaliyetleri için İspanyolca öğretmek, kalan birkaç müttefikten biri olan Kolombiya'da yedi tane birden askeri üs açmak, Haiti'yi yardım bahanesi altında işgal etmek gibi bir takım açılımlar yapmıştır. Buna rağmen Kanada ile birlikte kendi politik etkisini hissettirebildiği Amerika Devletler Örgütü'ne (OEA) alternatif olarak CELAC'ın kurulmuş olması muhtemelen kuzeyli emperyalistler için oldukça can sıkıcıdır. “Amerikan Sömürgeleri Örgütü”nün zeminini yitirmesi, ABD için güneye politik müdahalede bulunma imkanlarından birinin göz göre göre ortadan kalkması olarak gerçekten ağır bir darbe olmuştur. Daniel Ortega'nın da dediği gibi güney üzerindeki ABD egemenliğinin belgesi, Monroe Doktrini, CELAC'la birlikte üstelik de kendi yıl dönümünde tarihin çöplüğüne gitmektedir.

ABD politik olarak galebe çalınmıştır.

SONUÇ YERİNE...
Geçtiğimiz günlerde Karakas'ta, insan toplumunun gerçekten dara düştüğü ve bunun sorumluluğunun kapitalizmde olduğunu anlamaya başladığı bir tarihsel dönemeçte, Latin Amerikalı devrimcilerin inisiyatifi altında önemli bir birlik kurulmuştur. Yeniliğine, heterojen yapısına, karşısında büyük düşmanlar olmasına rağmen bu mekanizmanın çalıştırılabilmesi Latin Amerika'nın ve insanlığın kaderinin değiştirilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Söz konusu birlik, her şeyden önce, kendi kaderini eline almayı becerebilmiş halkların birbiriyle dayanışma içerisinde neleri başarabileceğini gösterebilecek bir yapı olarak emperyalizme karşı güçlü bir cephe oluşturma imkanına sahiptir. Bununla birlikte, CELAC'ın hepimiz için belki de en büyük faydası “git gide daha eşitsiz bir hale gelen bölüşümün haksız görünmesini” sağlayacak bir ayna ve “yaşam tarafından alışılmış olguları ölümsüz denilen adaletin karşısına çağıran” (K. Marks) bir mahkeme işlevi görmesi olacaktır.

Artık, neo liberalizm ve emperyalizmin dayattığı her politika ve önermenin karşısında onları, somut alternatiflerini uygulayarak itibarsızlaştıracak bir birlik vardır. Bu gerçekten tarihsel önemdedir.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Yan tarafta Tartışma sayfası olmasına rağmen, aşağıdaki tartışma içerikli yazıyı şimdilik burada yayınlıyoruz.

DEMOKRATİK BİR ANAYASA VEYA DEMOKRATİK BİR ÜLKE İSTEYENLER NE KADAR DEMOKRATIZ?


Demokrasiyi başkalarından istemek, istediğimiz o demokrasiyi vermedikleri için kıyameti kopartan yazılar yazılarak, onları faşist yobazlıkla suçlayan bizler ne kadar demokratız. Bu halk bizim demokratlığımıza gerçekten inanıyor mu? Biz nerede demokratız? Sendikal mücadelede mi? Siyasi partilerde mi? Derneklerde mi? Evde mi? Apartmanda mı? Sokakta mı? Sahi biz nerede demokratız? Neden binlerce kadın, genç veya devrimci demokrat insan evinde oturuyor? Neden binlerce insan bizlere göre duyarsız? Onlar mı duyarsız, biz mi? Neden bu kadar bölünmüşlük, demokrat olduğumuzdan mı bölünüyoruz? Aman sendelik demokrat olduğumuzdan mı? Acaba kendi içimizde demokrasiyi ve eşitliği ne kadar hayata geçiriyoruz? Eleştiriye ne kadar tahammüllümüz var? Bizi eleştirenlerle kaç gün siyaset yaptık? Eleştirenler nerede şimdi hiç düşündünüz mü?

Bugün AKP siyaseti gereği olan demokrasi ve özgürlüklerin yeşermesine karşı çıkıyor. Kimsenin AKP ye neden böyle yapıyorsunuz deme hakkı yok. AKP zihniyeti 40 yıldır bu ülkeden derinden derine faşizmin örgütlenmesini yapmış ve 9 yıldır iktidar olmuş, kendine yakışanı yapıyor. Ya biz sosyalistler, devrimciler ne yaptık. Bugün AKPnin anti-demokratik uygulamalarına karşı çıkıyoruz. Ne yaptık hiç? Oturup düşünüyor muyuz? Bize güvenenlerin güvenini boşa çıkartmak dışında, ne yaptık? Kurduğumuz partiler, sendikalar, dernekler, sivil toplum örgütlerini dağıtmaktan, birbirimize şer atmaktan, iftira atmaktan başka neyi başardık? Kıskanç, kinci, iftiracı sol neyi başardı?

Birileri bana söylesin çok merak ediyorum. Nerde sendikaların kurcuları, nerde partilerimizin kurcuları, nerde derneklerimizin, platformlarımızın kurcuları, nerede geçmişin işkence tezgahlarında direnen gençler, faşizmin zulmüne karşı duranlar nerdeler? Çünkü bizler birbirimize faşizmin vermediği kadar zarar verdik. Yakamızda devrimci, sosyalist, demokrat, Kürt, alevi ve kadın kimliklerimizle birbirimize zarar verdik.

Bir Canavar besledik içimizde.Göstermelik birliktelikler yetmiyor, hiç kimse ikna olmuyor, halk artık yalandan sahtecilikten, iki yüzlülükten. Eleştiriler bizi zenginleştirir deriz. Her kim ki eleştirel baksa birimize, onu nasıl yok edeceğimizi düşünür dururuz. Faşistlere bu kadar kinli olmayız. Tek demokratlığımız kendi dışımızdakiler olmuştur. Biz Alevileri severiz deriz. En büyük alevi düşmanı biziz, kendi içimizdeki aleviler bile alevi olduğunu söylemezler doya doya. Biz kadın hakları savunucusuyuz deriz, kadınlara küfürleri eder, kadına en büyük şiddeti biz uygularız. Biz Kürt halkının yanındayız deriz. Kürtleri dincilikle, milliyetçilikle suçlarız. Kürtler Alevilerle ilgili
düşüncelerini yendimi? Aleviler Kürtlerle ilgili düşüncelerini yendi mi? Biz inançlara saygımız var deriz, bugüne kadar sünni mezhebinden olanlar, devrimci veya sol kurumlarda kendin inançların ifade etmemiştir. Nede ibadetini yapmıştır. Çünkü hemen onu dışlarız.

Devrimciyiz ya. Biz köylünün hakkını savunuruz daha köyü görmemişiz. Mahsuni Şerif’in bir türküsü misali ‘köylüden yanadır,toprak görmemiş. Eşitlik demokrasi ve özgürlük deriz, bakın bakalım kaç tane dernek, parti, sendika, vb. başkanı kadın. AKP nin kadınlara yönelik ayrımcılık politikasına karşı çıkarken, peki bizler kendi kurumlarımızda eşitliği sagladıkmı? Bizlerin, AKP nin yürüttüğü politikadan farklı neyimiz var. Göstermelik birlikteliklerle AKP nin karşısında duramayız. Boş mezarlıklarda slogan atarak devrim ve soyalizim aşkına kendini feda edenlere borcumuzu ödeyemeyiz. Bizler kendi içimizdekileri yiyip bitrdikce AKP güçleniyor.YA BİZZZZZZ...

ŞÜKRİYE ERCAN

24 Ekim 2011 Pazartesi

'Kaddafi'yi Washington ve Paris öldürdü'

Fransız gazetesinin iddiasına göre ABD ve Fransa, "uluslararası bir mahkeme önünde Batı gizli servisleriyle ilişkilerini açığa vurmaması için Kaddafi'yi birlikte öldürdü

Libya lideri Kaddafi'nin öldürülmesine ABD ve Fransa'nın birlikte karar verdiği iddia edildi. Fransız "Le Canard Enchaine" gazetesi tarafından dün yayımlanan bir haberde, ABD ve Fransa'nın, "uluslararası bir mahkeme önünde Batı gizli servisleriyle ilişkilerini açığa vurmaması için Kaddafi'yi öldürttükleri" ortaya atıldı.

Gazeteye göre, 19 Ekim günü Pentagon'da
n bir albay Fransız gizli servislerini arayarak Predator tipi insansız uçakların Kaddafi'nin Sirte kentinde bir mahallede sıkıştırıldığını tespit ettiğini bildirdi.

'HAYATTA KALIRSA ATOM BOMBASINA DÖNÜŞÜR'
ABD'nin Fransa'ya Kaddafi için "Hayatta kalırsa atom bombasına dönüşür" dediğini yazan gazete, adını vermediği ancak Fransız Cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak tanımladığı kaynağının ağzından, "Batı'nın bu yeni dostu Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde CIA veya Fransız gizli servisleriyle mükemmel ilişkilerini, Fransa'nın Afrikalı dostlarına yardımlarını ve ona buna dağıttığı ihaleleri, hatta kimbilir daha da vahim şeyleri anımsatabilirdi" ifadelerini aktardı.

ABD VE FRANSA BİRLİKTE SIKIŞTIRDI

ABD'nin uyarısı üzerine 20 Ekim sabahı saat 8.30'da üç NATO uçağının Sirte'den kaçmakta olan 75 araçlık bir konvoya saldırı düzenlediğini belirten gazete, ABD Predatorlarının füze ile katıldığı saldırıda Fransız Mirage F1CR ve Mirage 2000 savaş uçaklarının 250 kiloluk lazer güdümlü GBU-12 tipi bomba kullandığını bildirdi. Saldırıda 21 aracın tahrip edildiğini yazan gazete, Kaddafi'nin yaralandığını, saldırı sırasında Fransız özel kuvvetlerinin de olay yerinde olduğunu aktardı.

Gazetenin haberinden, saldırı sonrası Batı güçlerinin bilinçli biçimde yaralı Kaddfi'yi linç edilmek üzere kendisine muhalif Libyalı güçlerin eline bıraktığı sonucu çıkıyor.

Kim ne dedi?
ABD lideri Barack Obama günah çıkardı. Obama Kaddafi'nin öldürülmesiyle ilgili kanlı görüntülerin hiç kimseye keyif vermemesi gerektiğini belirterek, ne kadar ''korkunç şeyler'' yapmış olursa olsun her insanın ölüm anında belli bir nezaketi hak ettiğini söyledi.

'NATO gaddar bir askeri ittifak'

Eski Küba lideri Fidel Castro, Libya'da Muammer

Kaddafi'nin devrilm

esindeki rolü nedeniyle NATO'yu "gaddar askeri ittifak" olarak niteledi.

HAVANA - Küba'daki resmi yayın organlarında Libya ile ilgili yorumları yayımlana

n 85 yaşındaki Castro, gaddar askeri ittifakın insanlık tarihinin bilinen en kalleş baskı aracı olduğunu kaydetti.

Kaddafi'nin öldürülmesine ve cesedine yapılanlara da tepki gösteren Castro, eski Libya liderinin kaçırılması ve cesedinin savaş ganimeti gibi sergilenmesinin, Müslüman değerlerin ve diğer dini inanışların en temel kurallarına aykırı olduğunu vurguladı.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Agos gazetesi yazarı Hrant Dink, 19 Ocak 2007'de sokak ortasında vuruldu. Yaşasaydı yarın 57 yaşına basacaktı. Dink'in doğum günü öncesinde, arkadaşları Başbakan'a bir mektup yazdı ve ''daha derine inmeyi engelleyen o 'büyük kasabanın sırrı nedir?' diye sordu.
Hrant Dink'in arkadaşları, doğum günü öncesinde kaleme sarıldı; Başbakan'a mektup yazdı. Mektubun amacı adalet isteği.

Hrant'ın arkadaşları 19 Eylül'de sürecek duruşmalar zincirinde yol alınamamasını eleştiriyor ve ''beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır'' diyor.

Mektupta, "'Adalet, namus sözümdür' diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink'i işaret parmağıyla gösterip "bunu" diyen yardımcınızı "Meclis Başkanı", resmi makamda adamları resmen, "yakarız canını bak" diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan emniyet müdürünüzü vali, 17 yaşındaki O.S.'yi kocaman Ogün Samast ettiniz. Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz'' denildi.

Dink'in arkadaşları mektupta, Başbakan'a çarpıcı bir soru yöneltiyor: ''Sayın Başbakan, nedir daha derine inmeyi engelleyen o 'büyük kasabanın sırrı?' Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, 'bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık' diyordunuz Hrant'ın veda mektubuna atfen. İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.''

Hrantın arkadaşları "adalet için susmayacağız'' mesajı verirken Başbakan'dan da daha fazla çaba istiyor.

Mektupta, "Sayın Başbakan, mala gelenin telafisi bulunur. Cana gelene de davranınız. Anadolu toprağından Hrant Dink'in payına bir metrekare toprak düştü. O da mezarıdır! Kamera denilen vaka nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 tarihli seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant'a pusu kuranlardan. Kim bunlar Sayın Başbakan? Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.''

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Kıyametten keramete
METİN ÇULHAOĞLU

Başlarken, iki küçük not:

“Ya sosyalizm ya barbarlık”, Rosa Luxemburg’a atfedilen bir sözdür. Ancak kendisi bu sözün Engels kaynaklı olduğunu belirtir (Junius Risalesi, 1915). Ayrıntılar önemli değil, kastedilen şudur: Sosyalizme geçiş dışında, kapitalizmin çöküşü dünyayı barbarlığa götürecektir…

“Kıyamet teorisi” ise, 1970’li yılların sonunda, Türkiye sosyalist hareketinin belirli bir müfrezesinin kendi içindeki ayrışmaya damgasını vuran tartışma başlıklarından biridir. “Kıyamet teorisi”, tarih de verelim 1978 yılında, Türkiye’nin hızla bir dönemece sürüklendiğini, bu dönemeçten ya sosyalizmin çıkacağını ya da sağın her türünün sosyalizmin üzerine çullanıp onu boğacağını öngörüyordu.

***

Dünyanın ve günümüz kapitalizminin bugünkü yörüngesi kuşkusuz çok önemli, ancak bu yazıdaki çerçevenin dışında kalan, ayrı bir konu. O halde, günümüz Türkiye’sine bakacak olursak, önümüzdeki yakın-orta dönemde “barbarlık” ve “kıyamet” tam olmasa bile, bunları çağrıştıracak kimi eğilimler ve olasılıklar üzerinde durulabilir mi?

Denecektir ki, yüzde 50 oy desteği ile paşa paşa iktidar ve muktedir olan, cümle âlemi suspus eden, tafrasından geçilmeyen bir iktidar varken, ne “barbarlığı”, ne “kıyameti”?

Durum gerçekten böyle mi, düşünmek gerek.

***

Demokrat Parti’nin iktidarda kalma rekorunu (10 yıl) kırmasına az kalan AKP, gün gelecek şöyle ya da böyle gerileyecek, iktidarı yitirecektir. Nasıl olur, hangi süreçlerle, ne gibi gelişmelerle bu noktaya varılır, bunları şimdiden öngörmek mümkün değil. Ancak, önce AKP’nin saltanatını sürdürdüğü, sonra da inişe geçtiği, eski gücünü yitirdiği ve tek başına iktidar olamadığı bir Türkiye’yi nelerin bekleyebileceği hakkında kimi kestirimlerde bulunmak mümkün.

O zaman başlayalım.

Türkiye’de çok partili demokrasi, tarihsel olarak belirli bir biçimde “yapılanmıştır”. Batıdaki demokrasilerin çoğundan farklı olarak bu yapılanma, arada toplumsal/sınıfsal/kesimsel örgütlenmelerinin dolayımı, göreli ağırlığı ve “incelticiliği” olmaksızın, doğrudan doğruya seçmenden siyasal partiye uzanan bir hatta oturmuştur. “Milli irade” edebiyatı, “seçilmişin atanmışa üstünlüğünün” mutlaklaştırılması, bu arada “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz”, “odunu aday göstersem seçtiririm” gibi sözler, bu doğrudanlığın veciz ifadeleridir.

Türkiye’de demokrasinin böyle yapılanması, kurulu düzen için istenmeyen gerginliklere yol açmış, ayrıca sermaye egemenliği açısından kimi riskleri de beraberinde getirmiştir. Bunun üzerine, verili yapılanmaya içkin savrulma ve uçlaşma olasılıklarını az çok dengeleyecek, “hizaya getirici” kurumsallıklar devreye sokulmuştur: Ordu, yüksek yargı, üst düzey bürokrasi, üniversiteler ve medya… Esasen, “vesayet” edebiyatının maddi zemini de budur. Ancak, vesayet edebiyatçıları, hizaya getirme misyonlu kurumsallıkları reddederken, herhalde kendilerinin de kabul edecekleri denetim işlevli toplum örgütlenmelerinin bu ülkede olmadığını, hizaya getirme misyonlu kurumsallıklara da bu nedenle başvurulduğunu ya hiç görmemekte ya da görmezden gelmektedir.

Devam ederken, yanlış anlaşılmasın diye hatırlatalım: Burada Türkiye özelinde burjuva demokrasisinin ve çok partili rejimin kendi mantığından söz ediyoruz.

Devam edersek, AKP iktidarı, hizaya getirici kurumsallıkları etkisizleştirerek, bertaraf ya da asimile ederek bu yapılanmayı radikal biçimde değiştirmiştir. Öyle ki, Türkiye’de çok partili rejimin 40 küsur yıllık işleyişine altlık oluşturan yapılanma, artık geri gelmemecesine gitmiştir. “Restorasyon”, kim gelirse gelsin bu noktadan sonra mümkün değildir. Yarın bir gün restorasyona soyunanlar çıkarsa, bulunması mümkün olmayan bir “merkezi” arayıp duracaklardır.

Bu durumda, iki önemli soru gündeme geliyor. Birincisi, bugünkü yeni yapılanma, AKP’yi içerde olsun dışarıda olsun kimi çılgınlıklar için daha da azdırır mı, bu çılgınlıklar aynı zamanda inişinin ve gidişişinin yollarını döşer mi? İkincisi, çılgınlık yapsın yapmasın, inen ve giden bir AKP geriye nasıl bir Türkiye bırakır?

İşte, bu sorular karşısında verilebilecek yanıtlar, “barbarlık” ve “kıyamet” sözcüklerinin tam karşılığı olmasa bile bunlara yakın çağrışımlarla yüklüdür.

***

Sahiden bu kadar “dramatik” mi?

AKP’nin tasfiye ettiği tarihsel yapılanmada, siyasal parti ile seçmen arasında göreli ağırlığa ve incelticilik gücüne sahip toplumsal örgütlenmelerin olmadığı söylenmişti. Yeni yapılanmada ise önemli bir farklılık göze çarpmaktadır: Bir siyasal parti ve iktidar olarak AKP ile en geniş anlamda toplum arasında bu kez ikincisinin çeşitli katmanlarına uzanan, güçlü ve nüfuzlu bir cemaat örgütlenmesi vardır.

Bu gerçeklik, tam tamına gerilek bir sarmala işaret etmektedir. Başka bir deyişle, bir tarafta partinin ve iktidarın, diğer tarafta ise cemaatin yer aldığı bir ikili düşünürsek, karşılıklı etkileşim bütünü daha da geriye taşıyacaktır. Çünkü her ikisinin de birincil beslenme kaynağı, geri, tutucu, baskıcı, hoşgörüsüz ve saldırgan olandır. Her birinde var olabilecek ılımlılık, diğerindeki aşırılığın çekim alanında kalacaktır.

En basit ve güncel örneği, hoşgörüden “tahammüle” geçiştir.

Başka örnekleri de var:

“Alevi açılımının”, Alevi karalamalarını getirmesi gibi…

“Kürt açılımının”, Kürtlere yeni savaş ilanlarına dönüşmesi gibi…

Bir de, bu kez ABD’nin bölge politikaları ile AKP’nin dış misyon hevesleri arasındaki gerilek sarmalın, “sıfır sorun” iddialarından müdahale ve savaş çığırtkanlığına geçişi getirmesini ekleyelim.

***

O halde, ne zaman ve nasıl geleceği bugünden kestirilemeyecek gerileme ve iniş döneminden önce, AKP iktidarının dış politika, Kürt sorunu ve (parlamento dışı) iç muhalefet alanlarında azgınlaşması, “İstanbul’a yeni boğaz” dışında başka çılgınlıklara yönelmesi kaçınılmaz görünmektedir.

“Barbarlık” burada çağrışım alanına girmektedir.

AKP’nin inişe geçtikten sonra iktidarı da yitirdiği bir dönem tasavvur edilecekse, bu dönem zamanla “buharlaşması” mümkün olmayan şu olgularla birlikte düşünülmelidir: Eski yapılanmanın restore edilemeyecek olması; dışarıdan şekillendirilmenin ötesinde içi de doldurulan yargı, emniyet teşkilatı ile bürokrasi ve elbette her yere uzanan kollarıyla cemaat…

Diğer tarafta, o zaman hangi konumda, güçte ve ivmede olursa olsun Kürt hareketi…

Sonra, neden olmasın, son üç dört yıldır şamar oğlanına çevrilen kesimlerin revanşist girişimleri…

Bunlar da “kıyameti” çağrıştırmaktadır.

Son olarak, ülkenin sosyalistleri bütün olumsuzluklara karşın önünüzdeki barbarlık döneminde sıkı durup güçlenebilirlerse, olası bir kıyametten keramet çıkartmaları da mümkün olabilecektir.

25 Temmuz 2011 Pazartesi



Behçet'in Annesi Öldü 25 Temmuz 2011, Pazartesi
Behçet'in annesi oğlunun mezarına gömülmek istedi. Orada oğlunun kemiklerinin olduğunu ama kendisinin olmadığını biliyordu. Yine de oğlunun mezarı olmayan mezara gömülmekten başka tesellisi yoktu.

Behçetçik hayatta olsaydı, bu ölüm haberi ne acı olacaktı onun için. Biz Behçet'e (Behçet Dinlerer) destek olmaya çalışacak, teselli edecek, İkbal Hanım'ın (Behçet'in annesinin ismi buydu) ne çilekeş, ne fedakâr bir kadın olduğunu söyleyecek, yasına canı gönülden katılacaktık.
Gel gör ki, böyle olmadı. Behçet annesinden otuz yıl önce, 26 yaşındayken öldü. Annesi onun ölümüne an be an tanıklık etti. Behçet hayattayken, boylu poslu, babayiğit dedikleri cinsten bir gençti.

Yüzüne baktığınızda, konuştuğunuzda içinizde güven uyandıran o eski "bizim arkadaşlardan" biriydi, aydınlık yüzlü, merhametli bir gençti, sessiz, cesur, övünmekten, yaptığını göstermekten hoşlanmayan, çocukluğundan beri hem çalışmış hem okumuş emekçi bir genç adamdı, iyi bir yoldaştı.
O zaman şartlar gereği zorlu bir hayat sürse de, sağlığı yerinde, yapısı güçlüydü. Ama Behçet iç kanamadan, böbrekleri çalışmaz, kolu kırık, iç organları harap olmuş vaziyette öldü, ciğerinden kopan bir kan pıhtısının soluğunu kesmesiyle boğularak öldü.
Hastanede yatarken, başında ve diğer odalarda silahlı timler bekliyordu. Dal'daki işkence timi, iyileşecek olursa yeniden işkenceye götürmek için nöbetteydi.
Oysa öldü diye hastaneye bırakmışlardı, doktorların Behçet'i tedavi etmesi bizzat başhekim tarafından yasaklanmıştı. Behçet yine de birazcık yaşadı, sevdiklerine bir-iki sözcük edecek zamanı oldu, oğlunu ne kadar çok sevdiğini anlattı.
Annesi, Behçet'in yaşamak arzusuyla, sevdiklerine duyduğu özlemle, inançla dopdoluyken ölüme gitmesine gün be gün tanık oldu. Behçet'e ölümünden sonra otopsi yapıldı, ekimozlar, yanıklar, kırıklar tespit edildi. Behçet'e otopsi yapılırken kapının önünde bekleyen ailesi, içerden gelen elektrikli testere sesini duydu.
Behçet'in ailesi bu ses yüzünden otuz yıldır iflah olmadı.
Behçet'in annesi oğlunun işkencecilerinin ceza aldıklarını göremedi, yargılanamadıklarını gördü, yargılananların beraat ettiklerini gördü, özür dilendiğini işitmedi, polislerin hakaretlerini işitti.
Cenazeye gelenlerin bile araba plakalarının alındığını, ölü oğlunun asker kaçağı olarak arandığını, yıllarca, her ölüm yıldönümünde evin etrafında polislerin dolaştığını, mezarda polislerin beklediğini gördü, diğer evlatları için uykuları kaçtı, onların da yakalanacağından, öldürüleceğinden korktu.
Oğlundan geri kalan oğlun, gün be gün ona benzediğini, babasının öldüğü yaşa geldiğini, o yaşı geçtiğini gördü.
Behçet'in annesi altı çocuk doğurmuş uzun boylu, güçlü kuvvetli bir Arnavut kadınıydı. Diğer Arnavut kadınları gibi, o da kocasının ismine "isa" ya da "visa" eklerinin konulmasıyla oluşan bir adla da anılırdı.
Evde kocasıyla ve annesiyle Arnavutçanın kuzeye has lehçesini konuşur, yabancıların yanında, dışarıda konuşmazdı. Lafını esirgemeyen bir kadın olarak yaşadı. Ölümüne yakın, sohbetlerinin arasına bu ülkeye göçmüş Arnavutların hikâyelerini de sıkıştırdı.
Behçet'in anasının hayatı didinmekle geçti, koca kahrı, yoksulluk, hastalık çekti; ama oğul acısı yerine bunları bin kez yeğlerdi.

Behçet'in annesi bütün faili bellilerin, mezarsızların, mezarlı mezarsızların anaları gibi gün be gün delirerek, eza çekerek öldü. Hayatının son yıllarında evlat acısı katlanılmaz hale geldi, hızla ilerleyen demansın kâbusa döndürdüğü bu yıllarda hezeyanların arasında emniyete götürüldüğünü, tıpkı oğlu gibi çırılçıplak soyulduğunu görüyor, orada ifade veriyor, benim çocuğum yok, deyip geri kalan çocuklarını korumaya çalışıyor, çocuklarına emniyette konuşmadığını söylüyordu.
Behçet'in annesinin de diğer anneler gibi 12 Eylül her gün ağzından burnundan döküldü, köpürdü, yapılan yemeklere, yıkanan bulaşıklara, silkelenen kilimlere karıştı, sayıklamaya dönüştü, bunamaya yoruldu, yarım ya da anlamsız kelimelere sığışıp, oraya buraya savruldu.
Behçet'in annesi oğlunun mezarına gömülmek istedi. Orada oğlunun kemiklerinin olduğunu ama kendisinin olmadığını biliyordu. Yine de oğlunun mezarı olmayan mezara gömülmekten başka tesellisi yoktu.
Behçet'in annesi ölünce, terliklerini adetleri gereği kapının önüne koydular. Behçet'in de doğduğu bu ev, apartman olmadan önce bahçeli üç katlı bir eski evdi, eski filmlerdeki eski evlere benzeyen, o evlerdeki eski hayatların sürdüğü bir emekçi eviydi. Behçet'in annesi evde su tesisatı yokken, bahçedeki kuyudan su çekerek evin işlerini gördü, altı çocuğunu o evde büyüttü.
Evin birbirine açılan bir sürü odası, tahta merdivenleri, terasında sardunya, küpe çiçeği tenekeleri, hep evde kalmasa da kendini evin kedisi sayan bir tekiri vardı. Behçet'in dedesi, eskiden o evin bodrumunda koz helva yapıp satar, Kurtuluş, Osmanbey ve Nişantaşı'ndaki birkaç pastaneyle de sipariş usulü çalışırdı.
Helvalar kalıba döküldükten sonra kazanın dibinde kalanların tadına mahallenin bütün çocukları bakardı. Behçet'in Türkçesi kıt, Arnavutçası zengin nona'sı, mevsiminde vişne şerbeti, biber turşusu yapar, sık sık da lahanalı börek açardı, böreğin en güzel yeri her zaman Behçet'in babasına verilirdi.
Kapı önüne konulan terlikler, bu günleri görmedi ama Behçet'in annesinin tekerlekli sandalyede geçen hezeyanlı günlerine tanık oldu.
Kapı önündeki görevi bittikten sonra, o hiç açılmamış mahkemelere, görülmemiş davalara çağrılsa savcıların, valilerin, komutanların, genelkurmay başkanlarının, bakanların, başbakanların sakladıklarını bir bir söylerdi.
Evlat ölümlerinin hesabını sormayı bile seçim malzemesi yapan zalimlerin yüzüne yüzüne tıpkı Behçet'in annesi gibi "kimseden korkmuyorum "derdi.
Behçet'in annesi cenazesinin, oğluyla aynı camiden kaldırılmasını vasiyet etti. Otuz yıl önce Behçet'in yirmili yaşlarının başında biri kadın diğeri erkek iki yoldaşı, yakalanmayı göze alarak, caminin önündeki caddenin karşısından cenaze törenini izlemişlerdi.
O iki gençten erkek olanı beş-altı ay sonra "ölü ele geçirildi." Kadın yaşadı, otuz yıldır önünden her geçişte canının acıdığı o camiden Behçet'in annesinin cenazesinin kalktığını, yası tutulamayan ölümlerin tanığı olan terliklerin Behçet'lerin evinin merdivenlerine konulduğunu gördü.
Hiç olmazsa, Behçet'in ayakkabılarını merdivenlere koyabilmiş olsaydım diye yandı.
AYŞEGÜL DEVECİOĞLU

29 Mayıs 2011 Pazar

FAŞİZME İNAT KARDEŞİMİZSİN HRANT!
Katledilen kardeşimiz Hrant Dink`in duruşması 30 Mayıs Pazartesi sabahı yine Beşiktaş Adliyesi`nde görülecek.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Devrimcilerle yüzleşmek GÜLŞEN İŞERİ/BİRGÜN
Bu yıl İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede öldürülüşünün 38. yılı. Yol arkadaşları anlatıyor Kaypakkaya'yı. Neden üzerine bir perde çekildiğini, yok sayıldığını... Ama daha çok bir ülkenin işkence ile yüzleşme savaşını anlatıyor.

EMRAH CİLASUN: Çocukken de yolun düz olanını değil, çakıllı, taşlı olanını tercih ederdi
Bundan tam 38 yıl önceydi... İşkenceyle öldürülüp babasına parça parça verilmişti İbrahim Kaypakkaya. Babası Ali Kaypakkaya onu görme umuduyla gitmiş Diyarbakır’a ancak oğlunun parçalanmış bedenini verdiler. “...Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.” Emrah Cilasun’nun 'Kırmızı Gül Buz İçinde’ belgeselinde oğlunu alışını böyle anlatıyordu.

Belgesele ne zaman baksam ve bu hikâyeleri dinlesem eski bir yaranın içimde dolaştığını hissederim. 80 kuşağı olarak elbette İbrahim Kaypakkaya’yı tanıma/görme şansına nail olamadık ama onun adı bizim evin içinde de sık sık dillendirilirdi. Mahirler, Denizler, İbolar üçgeninde her solcu ailenin çocuğu gibi dolaştım. Tüm bunların bedelini belki de 20’li yaşlarda ayağımın ucuna iliştirilen krem rengi bir torbada en sevdiğinin parçalanmış eşyalarını almak oldu… Ali Kaypakkaya oğlunu nasıl aldığını anlattığında, ben de hep Ankara Adalet Sarayı’nda ayaklarımın ucuna iliştirilen krem rengi torbayı anımsayıp acısını iliklerime kadar hissettim.

Bu dosyayı hazırlamaya başlarken nasıl anlatacağımı çok düşündüm ama asıl anlatması gerekenlerin ise onun yol arkadaşları, dava arkadaşları olmasını istedim… Muzaffer Oruçoğlu, Nihat Behram, Melek Ulagay… Ama tüm bunların da dışında ömrünün 8 yılını İbrahim Kaypakkaya konusunda araştırmaya vermiş biri daha vardı: Emrah Cilasun. O tanımamıştı Kaypakkaya’yı, daha doğrusu henüz çocuktu Kaypakkaya onların evine gelip-gittiğinde… Cilasun’un tiyatrocu olan anne ve babasını ziyaret edermiş 12 Mart öncesi… Ancak Kaypakkaya ile tuhaf bir bağı olduğunu söylüyordu. Öyle bir tuhaf bağdı ki: Benim doğduğum gün ve ay onun Aydınlıktan kopup kendi hareketin kurduğu tarihle aynı döneme gelmekte: 24 Nisan. Belki de bu tuhaf bağ Emrah Cilasun’un Kaypakkaya ekolünde yetişmesine neden olmuştu, kim bilir. 1990 ile 1994 yılları arasında Kaypakkaya ile ilgili yaptığı araştırma ‘Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya-Bilinmeyen Yazılar’ başlığı altında Ethem Direhşan adıyla Belge yayınlarından yayımlanmış yine Kaypakkaya’nın hayatını konu alan ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ adlı belgesel DVD kitap El Yayınları’ndan raflardaki yerini almıştı… O yüzden Cilasun’dan da dinlemek gerekti Kaypakkaya’yı. Neden üzerine bir perde çekildiğini, yok sayıldığını…

“Kaypakkaya’nın hayatını anlattığım ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ belgeselinin çekimleri esnasında İbrahim’in annesi: “Biliyor musun; benim oğlan çocukken de yolun düz olanını değil; çakıllı, taşlı olanını tercih ederdi” dedi. Bu ‘çocuk’ hakkında yıllar sonra devletin istihbarat teşkilatının kaleme aldığı bir raporda şu tespit yapılacaktır: “Türkiye’deki komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye’ye uygulanması diyebiliriz.” (TKP (M-L) Ana Davası 1973 Dosyasındaki MİT Raporu) Bu tespite bir de ‘stratejist’ kalemşor Avni Özgürel’in 27 Ekim 2003 tarihli Radikal’de, Neşe Düzel’e verdiği mülakattan şu sözleri ekleyelim: “Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye’de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce anlamında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye’de çok sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı.” Şimdi bu çaptaki bir insanı devlet, Evren’in tabiriyle, asmayıp da besleyecek miydi?” diyerek başlıyor Emrah Cilasun anlatamaya ve devam ediyor: “NATO’nun ikinci büyük gücü olan Türk devleti, burjuva devlet aygıtının gerektirdiği refleksle hareket etmek zorundaydı. Kaypakkaya’yı ele geçirdiğinde, ona pişman olmasını önerdi. Kaypakkaya, o zor şartlarda dahi, savcı Yaşar Değerli şahsında devlete; “Hadi oradan” dedi; “Elinizden kurtulursam gene aynı mücadeleyi vereceğim.” Onun için devlet, Kaypakkaya’yı yok etmek zorundaydı. Haliyle, devletin geçmişte Kaypakkaya’yı yasaklaması, yok sayması tüm bu sıraladığım sebeplerden ötürü gayet anlaşılır.”

Tüm bunları anlatırken hemen aklımıza geliyor; peki ya bugün? “Türkiye yapısal bir değişiklikten geçmektedir. Hâkim sınıflar bunun gereği yeni bir paradigma oluşturmaktadır. Türkiye, ileride İspanya gibi, Yunanistan gibi bir burjuva demokrasisine sahip olsa bile gene de, o yeni Türkiye’de, Kaypakkaya’ya yer verilmeyecektir. Zira Kaypakkaya’nın vizyonu, “Burjuva devlet, sınıflar ve sınıf ilişkileri böyle kalsın, Türkiye müreffeh olsun, bütün kimlikler, bütün dinler varlığını sürdürsün, gül gibi geçinip gidelim” vizyonu değildi. Onun vizyonu, toplumdaki tüm sınıf ayrılıklarının, bu ayrılıkların dayandığı tüm üretim ilişkilerinin ve bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasını, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin de devrimcileşmesini hedef alan bir vizyondu. (O nedenle gayet güçlü bir biçimde Aybar’ın Güler Yüzlü Sosyalizm’ine karşı çıkmıştı.) İşte bu yüzden Kaypakkaya’nın vizyonu, Tayyip Erdoğan’ın, Kemal Kılıçdaroğlu’nun veya Abdullah Öcalan’ın vizyonuna uyar mı? Uymaz. Uymayacağı için de, yeni paradigma sahibi hâkim sınıfların ‘yeni’ Türkiye’sinde; Kaypakkaya yasaklı olmasa bile yok sayılacaktır. Bu, maddenin kanunudur.”

TARİHİN NASIL YAZILACAĞI DAHA BELLİ DEĞİL
Evet, bugün Kaypakkaya yasaklı değil, açılan çatlaklardan da sızmaya başladığını söyleyebiliriz belki… Emrah Cilasun ise bu ‘çatlakları’ anlatırken 12 Eylül öncesine gidiyor: “Türkiye’de, 12 Eylül’den evvel, dünya ile bağı içerisinde, sistemde hakikaten bir ‘çatlak’ vardı. Bu çatlağı devrimciler açmıştı. Yanı başımızda, İran’da, tacından ve tahtından sual olunmaz olan Şah, 11 Şubat 1979’da devrilip gitmişti. Ve iddia edilenin tersine, daha Humeyni iktidarını sağlamlaştırıncaya kadar orada muhteşem bir devrimci coşku vardı. Tahran sokaklarında, 8 Mart 1979’da, bir milyon, evet bir milyon devrimci kadın, kadınlara uygulanmak istenen Şeriat yasalarına karşı yürüyordu. Humeyni o an için bu yasayı çekti. İran Kürdistan’ında silahlı köylüler Sanandac’a yürüyordu. Bütün bu devrimci coşku takriben bir sene sürdü. İran’daki ‘çatlak’ buraya, Türkiye’ye de sirayet etmişti. Açın; Evren’in anılarını okuyun. Devlet otoritesi tarumar olmuştu. Polis teşkilatı bile karpuz gibi ortadan yarılmıştı. ‘Çatlak’ diye ben buna derim.

12 Eylül öncesi ‘çatlağın’ bugünkü ‘çatlakla’ kıyaslanması Cilasun’a göre olası değil. Bugünki ‘çatlağın’ okunması kendi dilince bambaşka: “12 Eylül’den bu yana durum değişti. Bugün yaşadığımız, ‘çatlak’ gibi algılanan şey, aslında, devletin ‘rıza’ gösterdiği ve eninde sonunda kendisine entegre ettiği bir reform hareketidir. Devlet, burada uyguladığı cebirle bu ‘çatlak’ diye algılananı bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışmaktadır. Seçimler bunun en güzel örneğidir.”
Şimdi bahsettiğiniz ‘örtünün’ kalkma ihtimalleri oluşmakta. Bugün takriben bir milyon metre karede, muhteşem Arap isyanlarına şahit oluyoruz. Bakın; bu isyanlar ve ayaklanmalar, yeni bir dönemin habercisi. Peş peşe ‘çatlak’lar yaşıyoruz. Dünyayı alt üst eden ‘çatlak’lar. Tarihin nasıl yazılacağı daha belli değil. Arap dünyasının yanı başındaki Türkiye’ye, bu ‘çatlak’ların nasıl sirayet edeceğini bilmiyoruz. Dolayısıyla, ‘örtünün’ kalkıp kalkmaması tüm bunlarla da alakalı.

KAYPAKKAYA’NIN VİZYONU KOMÜNİST BİR DÜNYADIR
Aslında bugün yasaklı değil diyoruz ama hakkında konuşana/övene dava açılıyor. Yakın bir örnektir Pınar Sağ. Kaypakkaya Pınar Sağ’a açılan davayla dillendirildi. Bir sahiplenme süreci yaşandı ancak bu sahiplenmeyi Cilasun farklı bir pencereden bakarak yorumluyor: “Pınar Sağ ve diğer sanatçıların Kaypakkaya’yı övmelerinden ötürü yaşananlara bir bakın; eğri oturup doğru konuşalım. Sanatçılar, Kaypakkaya’yı samimice sahiplenmiş; ama yanlış bir algılamayla da savunmuştur. Demokrat, Cemevi Sosyalisti, Yurtsever neredeyse, ‘Papatya Sevenler Derneği’ mensubu bir İbrahim Kaypakkaya portresi çizilmeye çalışılmıştır. ‘Stratejist’ Avni Özgürel de; “Fikirlerini beğenmem ama; Cuntalara karşı bir solcuydu” diyerek Kaypakkaya’yı ‘övmüştür.’ (Radikal, 6 Mayıs 2009) Devlet de mahkemeleriyle abanarak, sonuç itibariyle, böyle bir İbrahim Kaypakkaya portresinin çizilmesine var gücüyle tersinden destek vermiştir. Maalesef, sanatçıların çizdiği Kaypakkaya portresi, MİT raporunun gerisinde kalmıştır. Zira İbrahim Kaypakkaya’nın vizyonu komünist bir dünyadır.”

Genç yaşına rağmen teori ve pratiği güçlü bir biçimde özümseyen Kaypakkaya bugün yaşasaydı nasıl bir değişim olurdu sorusuna heiç çekinmeden yanıt veriyor Emrah Cilasun: İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı karşı tarafın bambaşka sorunlarla cebelleşeceğini, bizlerin ise bambaşka sorunları konuşuyor olacağımızı varsayabiliriz. Burada evvela bir iki noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birincisi, İbrahim Kaypakkaya’nın, yazdıklarına ve yazmadıklarına; ama hem teorik hasımlarıyla hem de yandaşlarıyla verdiği mücadeleye bütünsellikli bakarsanız, satır aralarını dikkatli incelerseniz, bir dinci olmadığını, bilakis, azılı bilimsel olduğunu görürsünüz. Mesela; Kaypakkaya’nın, Kemalizm hakkında söylediklerinin, hatta Mustafa Suphi TKP’sine sahip çıkarken yaptığı eleştirilerin bile bilimsel kaygı taşıdığı çok açıktır. O nedenle, Kemalizm meselesinde ortaya koyduğu tezler tamamen Lenin’e, Stalin’e ve Komintern’e karşı gelen tezlerdi. Mesela; o yıllarda Türkiye’de faşizme ilişkin yaptığı tespitler tamamen Dimitrov’a karşı gelen tezlerdi. Onları inkâr etmemekle beraber onlardan kopması gerektiği yerde kopuyordu. Bu, bilimsel olarak zorunlu ve gerekliydi. En önemli özelliklerinden bir diğeri, o güne kadar, Türkiye’de ve tüm dünyada, Uluslararası Komünist Hareket’te unutulmuş olan komünist çalışma tarzına ilişkin Lenin’in, Ne Yapmalı adlı eserini hatırlatmış olmasıydı. Komünist fikirlerin katiyen, ne ekonomist ne de militan ekonomist bir siyaset üzerinden kitlelere götürülemeyeceği, Kaypakkaya tarafından döne döne vurgulanmıştı. İkincisi; Kaypakkaya, yazdıklarının toplumun göz bebeği olan entelektüeller ve biliminsanları arasında okunup tartışılmasına ehemmiyet veriyordu. Fikr-i mayalanmanın gerekliliğine inanıyor ve güveniyordu. İşçi ve köylülere dayanan bir hareketin, entelektüelleri, sanatçıları ve bilim insanlarını da bağrında toplaması gerektiğini gayet iyi biliyordu. O nedenle 12 Mart şartlarında dahi, yazdıklarını entelektüellere, sanatçılara ve hatta TÜBİTAK gibi kurumlarda çalışan biliminsanlarına ulaştırmaya çalıştı.


NİHAT BEHRAM: Sistem İbo’ya diş bilemesin de ne yapsın?
Nihat Behram ‘Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’ kitabında anlatıyordu Kaypakkaya’yı… Henüz kimsenin konuşmadığı bir dönemde yayımlandığında yer yerinde oynamış, dava üstüne davalar açılmıştı. Yoldaşı, yol arkadaşıydı. Kitabının son sayfasında İbrahim Kaypakkaya’nın keman çalarken bir fotoğrafı var. Behram o fotoğrafı o kadar iyi özetliyordu ki: “Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır.”
>>>Bu yıl Kaypakkaya’nın işkencede öldürülüşünün 38. yılı. Bunca uzun sürece karşın o hâlâ tabu ve ona ilişkin her şey her an baskı ve yasaklara hedef olabiliyor. Kaypakkaya gerçekliği gündeme gelsin istenmiyor. Son aylarda Pınar Sağ nedeniyle gelmesi de bir bakıma popülaritenin sonucuydu. Esas olan bu konunun baskı, tehdit ve yasak altında tutulmak istenmesidir. Türkiye’nin bu ‘Kaypakkaya okuması’nı nasıl yorumluyorsunuz?¨
-Sistemin kendi güvencesi için kendini tehdit eden şeylere karşı önlem alması şaşırtıcı değil. Kimi zaman bu önlemler, kendini tehdit eden unsurları sulandırmak, evcilleştirmek çabası olarak şekilleniyor, çoğunlukla bunu başaramadığı kimi zaman da yasak, baskı, katliam biçiminde görünüyor. İbo bir direniş anıtıdır. Direnişi lekesiz bir direniştir. Direnişi cellâdı cüceleştirmiş bir direniştir. Halka bıraktığı miraslardan biri budur. Sistemse halkın teslim olmasını istiyor. İbo’ya diş bilemesin de ne yapsın? İbo, Marksizme gönül vermiş ve düşünceleri doğrultusunda sosyalizm için dövüşmüş bir insandır. Sistemse faşizme odaklı. Tabii ki İbo’yu başının belası görecek. Bin yıl da beklesen zalim kendiliğinden mazluma hakkını teslim etmez. Mücadele edip alacaksın.

>>>Üstü örtülmek istenen bir dönem bugün çatlaklardan sızmaya başladı. Yine de yerini bulduğu söylenemez. Bu örtünün bir türlü tam olarak kalkmayışını neye bağlıyorsunuz?
-Faşizm, kendini tehdit eden her şeyin üstünü açmamak üzere örtmek ister. Kanla, zulümle, katliamla örtmek ister. O örtü vahşetin, alçaklığın, her türden entrikanın, pusunun, kalleşliğin harcıyla örülüdür. ‘Bu örtünün tam olarak kalkması’nı örtünün imalâtçısından beklemek de teslimiyetin bir biçimidir. Bu bekleyiş andığımız insanın ruhunu incitir. Bir çatlak varsa, kavgayla verilmiş bir çatlaktır, kendiliğinden bir çatlak değil. Yani mücadelenin hasadıdır. Bakın, o çatlaktan sızanı bile sistem kendine biçmeye çalışıyor. Halkın ölümsüz değerlerini sulandırmak için kullanıyor. Erdal Eren’den söz ederken Başbakan’ın gözlerindeki sahte yaşın anlamı budur. Özgürlük, uğrunda dövüşerek elde edilir. Bütün halk kahramanları gibi İbo da, özgürlük ve sosyalizm savaşçılarının kalbinde özgürdür. Yeryüzünü özgürleştirmenin yolu da budur, yani o kalbi yeryüzüne egemen kılmak.

>>>‘Türkiye işkenceyle yüzleşmeli’ deniliyor ve bu yönde adımlar da atıldı. Ama konu Kaypakkaya olunca devlet ketum. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Sistem, kendini tehdit eden her şeye şeytani önlemler üretiyor. İşte, ‘Kürt açılımı’ dedikleri şeyi ‘Kürt sorunu yoktur’ söylemiyle sürdürüyorlar. ‘İşkenceyle yüzleşme açılımını’ da yeni işkence, katliam yöntemleriyle. Ben şahsen atılan adım falan görmüyorum. Gericilik mehter temposuyla halkın üstüne kendi adımlarını basıyor. ‘Özgürleşme, demokratikleşme adımları atılıyor’ söylemi faşizmin yedek gücü liberallerin safsatası.

>>> ‘Hatırla Sevgilim’ dizisinde olduğu gibi, o döneme ilişkin ürünlerde de bu konu görmezden geliniyor. Görmezlik temelinde bir dönemle yüzleşmek olası mı?
Tabii ki olası değil. Fakat bu ‘yüzleşme’ olgusunu sistemin yörüngelerinden bekleyenlerin önce kendi bekleyişlerini tartmaları gerekir. Bu bekleyişte çürük olan bir şey var. Bu çürüklük bireysel bir olgu da değil. Bakın ben İbo’yu, ta 1976’da, onun katlinin ertesinde, üstümdeki baskının dağlar gibi olduğu bir dönemde derinliğine yazdım. Tazesi tazesine acının, o gerçeğin üstüne gittim. Munzur’dan Haydaran’lara, Diyarbakır’dan köyünde Ali Amca’ya (babası) dek izlerini topladım. Anımsayanlar bilir, ‘Ser Verip Sır vermeyen Bir Yiğit’in gazetede yayımlandığı her gün yer yerinden oynadı. Yayınlandığı her sayı yasaklandı. Her gün için Kürtçülük, komünizm propagandası, isyana tahrik gibi akla gelen her maddeden dava açıldı. Kitap olarak yayını aynı kaderi paylaştı. Hemen yasaklandı. Ama yayınlandı bir kere, elden ele koyundan koyuna dolaştı. Yüz binlere ulaştı. Almanya’da seçkin bir yayınevince ‘Tödlicher Mai’ (Ölümlü Mayıs) adıyla Almanca yayımlandı. Türkiye’de 17 yıl süren yasaklığı, uzun ve ödünsüz bir mücadele sonunda bitti ve beraat etti. Karar kitaba eklidir. Beraat ettiği gün “Bu kitabı İbo’nun intihar ettiğine dair yapılan resmi açıklamaların aksine, halkı için kahramanca sürdürdüğü mücadele sonunda zalimlerce acımasızca işkenceye uğratılmış ve o işkencelerde de kahramanca direnmesi nedeniyle alçakça katledildiğini kanıtlamak için yazdım. 17 yıl sürdürülen savunma sonunda alınan bu beraat bu cinayetin onayıdır” diye açıklama yapıp, devrimci güçleri “İbrahim Kaypakkaya davası yeniden açılmalı ve katilleri cezalandırılmalıdır” diye bu konuda güç birliği içinde olmaya çağırdım. Devrim kahramanları devrimci güçlerin ortak değeridir. Mücadelede ölenler ortak değerimizdir. Senin, benim olmaz. Burası yanlış, orası doğru olmaz. Şimdi, ilkin herkes oturup kendiyle hesaplaşsın “Bu konuda ben ne yaptım?” diye. ‘Görmezlik’se, burada da bir görmezlik yok mu?

->>>Aynı dönemin devrimci mücadelesinden geliyorsunuz. Onunla arkadaştınız. O davanın tutsaklarıyla aynı dönemde aynı cezaevlerinde yattınız. ‘Kaypakkaya bugün yaşasaydı’ diye düşünecek olursak, Türkiye solu açısından bunun nasıl bir değişim anlamı taşıyacağını düşünürdünüz?
‘İbrahim Kaypakkaya bugün yaşasaydı’ türünden bir kehanet içine girmem. Benim için öldürüldüğü güne dek yere düşürmeden taşıyarak ölümsüzleştiği yanlarıyla zaten yaşıyor. Diğeri fantezi aramaktır ki her türlü demagoji ve çarpıtmaya açıktır. Bu konuda da biliyorsunuz liberal zibidiler ‘Deniz yaşasaydı CEO olurdu, liberal olurdu’ türünden zırıldandı. Birisi de çıkıp ‘Said-i Nursi yaşasaydı ateist olurdu!’ niye demesin. Ölenleri öldükleri yerdeki duruşlarıyla anmak gerekir. Kimisi ilerleyen zaman içinde cüceleşir kimisi devleşir. Tarih biraz da budur.

>>>Babası, ‘Kırmızı Gül Buz İçinde’ adlı belgeselde anılarını anlatırken mandolin çaldığından söz ediyor. Onun hayatını derinlemesine ve ilk araştıran sizsiniz. Onu iç dünyasıyla, ruhuyla nasıl anlatırdınız?
‘Ser Verip Sır vermeyen Bir Yiğit’in son sayfası, İbo’nun ortaokul sıralarındaki bir görüntüsüdür. Keman çalarken. Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, onca kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır. Aradığını bulmakta kararlıdır ve kavgadan başka çaresi yoktur. Yeryüzüne ışığı da kemanın sesi gibi bulabilseydi keşke. Onun yaşam öyküsünü yazarken de bu, duygu rehberim oldu. İnsani olanı derinleştirip işlememiz gerekir. Sekterleştirip kabalaştırmadan. Zaten andığımız kişi insanlık için zulmün akıl almaz her yöntemine karşı düşmeden dimdik durmuş bir kişidir. Acımızdır ama ne mutlu ona ve ne mutlu bize ki, aynı zamanda zenginliğimizdir.

MUZAFFER ORUÇOĞLU: O, yoklar hanesinde biri
Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakka’nın yol arkadaşı, dava arkadaşı acılı tatlı anılarını paylaştığı bir dönemin omuzdaşıydı. Onu en iyi tanıyan, ruhunu, içini, gülümsemesini en iyi tarif edendi. Oruçoğlu’nun ‘Tohum’u Kaypakkay’yıa anlattığı bir eseriydi. Can yoldaşının aradan 38 yıl geçmesine rağmen hâlâ Türkiye’nin yüzleşemediği bir gerçek olması belli ki canını yakıyordu. Türkiye’ye uzaktan bakıyor olsa da dağlarını, taşlarını dolaştığı bu ülkenin omuzdaşının katliyle yüzleşmemesini ve hâlâ adı anıldığında ‘övdüler’ diyerek dava açılması da kendi içinde kıyımlara neden oluyordu… “Türkiye, 38 yıldır Kaypakkaya’yı okuyamıyor, daha doğrusu okumak istemiyor. Türkiye devrimci hareketi ise Kaypakkaya’yı okur görünüyor, ama okumuyor, okuyup kavramak istemiyor. Devlet güçleri, devrim ve demokrasi güçlerine saldırmaya, halk ise sessiz kalmaya ve haksız bir savaşın saflarında ölmeye devam ediyor. Böylesi bir ortamda, Pınar Sağ’ın çıkışı anlamlıydı, cesur bir çıkıştı. Sanatçının sanata en yakın olduğu an, sistemle çatıştığı andır. Sanatçının sanatla özdeşleştiği, sanat olduğu an ise, kendi iç sistemiyle, kendisiyle çatıştığı andır” diyor Muzaffer Oruçoğlu ve Kaypakkaya üzerindeki örtünün kalkmamasının nedenlerini bakın nasıl anlatıyor:

KAYPAKKAYA DEVLETLE DEVRİMİ AYIRDI
“Bu örtünün kalkmamasının ciddi nedenleri var. Kaypakkaya, her şeyden önce, devletle devrimi ayırdı; devleti, devrimin karşısına dikti ve devrimin asli görevinin, bu cihazı parçalamak olduğunu savundu. Kaypakkaya’ya kadar, Türkiye devrimci hareketi, devrimi, hazır devlet cihazıyla, onun reformcu güçleri veya ‘milli kurtuluş geleneğine sahip, Atatürkçü ordusuyla, bu ordunun sol kesimiyle’ birlikte gerçekleştirmeyi savunuyordu. Kaypakkaya, devrimin bu orduya karşı gerçekleşeceğini; asker-sivil, aydın zümre olarak nitelenen ve devrimin müttefiki sayılan Kemalistlerle birlikte değil, komprador büyük Türk burjuvazisini temsil eden, işçi sınıfını, köylülüğü ve uyruk milliyetleri amansızca ezen Kemalistlere karşı gerçekleşeceğini savundu. Bunu yapmakla tüm Kemalistleri ve Kemalistleri müttefik güç sayan devrimcileri karşısına aldı. Kürt ulusundan ve bu ulusun kendi kaderini tayin hakkından söz etti. Gelmiş geçmiş Tüm Kürt isyanlarının, hâkim ulusun milli boyunduruğuna, baskılarına ve önyargılarına karşı yöneldiklerini ve hangi sınıfın önderliğinde olursa olsun, demokratik bir muhtevaya sahip olduklarını, desteklenmeleri gerektiğini, TKP’nin bu sorunda şovenist bir hat izlediğini savundu. Anadolu’daki tüm ezilen milliyetlerin milli haklarını savundu. Kaypakkaya, geçmişte, Ermeniler, Kürtler ve diğer milliyetler üzerindeki baskıları, bunlara karşı işlenen kitlesel kırım suçlarını lanetledi. Devletin, Kaypakkaya’yı tehlikeli bir düşman olarak görmesinin sebebi, bu ve benzeri görüşleridir. Hal böyle olunca örtü kalkmaz.”

Muzaffer Oruçoğlu’na göre Kaypakkaya’yı sadece devlet yok saymıyordu. Türkiye solunun ezici çoğunluğu tarafında da yok sayıldığını söylüyordu ve devlet ve ordu sorununda, Kemalizmde, Kürt sorununda, sosyalizm anlayışında Türk soluyla nasıl çatıştığını Çin’deki kültür devriminden dersler çıkartarak, devrilmiş olsalar bile, sosyalizmde sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını kabul ettiğini; işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkinin temel çelişki olduğunu savunduğunu anlatıyordu.

Ve devam ediyordu Oruçoğlu: “İbrahim Türkiye’de, bugün bile yoklar hanesine yazılan bir insandır. Bu bakımdan, Hatırla Sevgili’nin İbrahim’i hatırlaması zordur. Türkiye’nin tüm bunlarla nasıl yüzleşeceğini bilemem. Türkiye, İbrahim’in parmak bastığı sorunlarla yüzleşiyor. Türkiye sımsıkı sarılmış Kemal’e. Kürtlerle, Ermenilerle cebelleşiyor. Orta yerde kırk bin ölü var. “Ermeniyi biz kırmadık, Ermeni bizi kırdı” diyor. İbrahim’in işaret ettiği bürokratik diktatörlükler peş peşe çöktü. Çöküşün yarattığı ideolojik krizden de reformizm ve dogmatizm doğdu.”

Peki, ya bugün Kaypakkaya’yla devam etseydiniz yolunuza yani yine yanı başınızda olsaydı dediğimde Oruçoğlu: İbrahim yaşasaydı, hiç kuşku yok ki, sosyalizmin sorunlarını merkeze alır, yirminci yüzyılın büyük deneyimlerini, yenilgilerini tahlil eder, bunlardan can alıcı dersler çıkarır, çok uluslu tekelleşme ile bilim ve teknolojideki ilerlemeleri göz önünde bulundurarak belli teorik sonuçlara varırdı Tabii bu bir kehanettir; İbrahim’in hassasiyetlerine dayanan bir kehanet. Yaşasaydı, dünya ve Türkiye bazında, ulusal soruna ilişkin görüşlerini derinleştirirdi. Türkiye tarihine de eğilebilirdi.

Çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in
Birçok insan İbrahim’i, hayata hep siyasal aklının ve davaya olan inancının penceresinden bakan, duygularıyla hareket etmeyen bir insan olarak tahayyül eder ki bu doğru değil. İbrahim’in Çapa dönemi, romantik dönemdir. Siz buna devrimci romantizm de diyebilirsiniz. 1966’dan 1969’a kadar İbrahim, edebiyat ve şiirle yoğun ilgilendi. Varlık, Türk Dili ve Edebiyatı, Soyut, Yeni Ufuklar, Papirus gibi edebiyat dergilerini düzenli olarak okudu; bu dönemde yirmiden fazla aşk ve direniş şiiri yazdı. Cemal Süreya başta olmak üzere, ikinci yeni şairlerinin şiirlerini zevkle, gülerek ve eleştirerek okudu. Şiirde Nâzım Hikmet çizgisini savundu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu döneminde (1966–1969) aşık olmadı. Kitaplar, dergiler, tartışmalar ve mücadele pratiği, zamanının tümünü emip aldı. Gülmeyi, fıkra dinlemeyi, türkü söylemeyi ve oynamayı seven bir insandı. Balıkesir Bengisini çok sever ve çok güzel de oynardı. Ruhi Su’nun hayranıydı. ‘Zahit Bizi Tan Eyleme’ ile ‘Kalktı Göç Eyledi Avşar İlleri’ en sevdiği türküler arasındaydı. Zengin, renkli, şaşırtıcı ve zaman zaman da çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim’in.

Gülümseten bir anı
Siverek’e geldiğinde dedim, “İki köy sahibi bir Hanım Ağa ile anlaştım, bir ay onun köyünde barındım” Dedi, “nasıl bir anlaşma yaptın?” “Bu kadın, 12 köy sahibi olan Halit Gülpınar’ın kız kardeşiydi” dedim. “Kardeşi Halit’le arası iyi değildi. Arandığımı, devrimci olduğumu söyledim. Bana, “köyümde ağalara karşı propaganda yapmazsan, yarıcıları bana karşı kışkırtmazsan, yani bir evde susar oturursan, istediğin kadar kalabilirsin” dedi, ben de kabul ettim ve Hanım Ağa’nın köyünde bir ay kaldım.” “Hiçbir şey yapmadın mı?” diye sordu İbrahim. “Hayır” dedim, “yan gelip yattım.” “Peki, bu Hanım Ağa, senin barınmana neden yardım etti?” diye yeniden sordu. “Mustafa Kemal, bunların babalarını, Şeyh Sait İsyanına katıldı diye, Şeyh Sait’le birlikte, Diyarbakır’da astırmış” dedim. Düşündü ve gülümsedi. “Yanlış bir anlaşma yapmışsın” dedi. “O Hanım Ağa’ya, ‘tamam, ben köyde kaldığım müddetçe, yarıcılara toprak sorununu anlatmayacağım, ama geçmişteki Kürt İsyanlarını ve Kürtlerin milli haklarını anlatacağım’ deseydin, kadın bu noktada seninle anlaşabilirdi. Sen de Kürt halkına anlatmamız gereken temel sorunlardan birisini, programımızın önemli bir parçasını anlatmış olurdun; bir ayın boşa geçmezdi.” “Boşa geçmedi” dedim. “Hem ev, hem de ahır olarak kullanılan izbede, inek ve buzağıyla bol bol bakıştım, onların davranış biçimlerini, yaşamlarını öğrendim.” Biraz düşündü, sonra yeniden gülümsedi. “Doğru, boşa geçmemiş” dedi.

Bir gerillanın düşüdür aşkı da omuz omuza yaşamak
Kaypakkaya iç dünyasını gizlemeyen bir insandı. Açıklıktan yanaydı. Kadın-erkek ayrımı yapmadan, herkesin gerillalaşmasından yanaydı. Bana, iki kadının dağa çıkmak istediğini, şu anda Dersim’in buna hazır olduğunu söylediğinde, silahsız olduğumuz gerekçesiyle kabul etmedim. Bunlardan bir tanesi Kaypakkaya’ya ilgi duyuyordu. Ben arıyordum ama sevgili bulamıyordum. Bakışlarımı, kızların bakışlarından kaçırma gibi bir ilkelliği de henüz üzerimden atmış değildim. Ama barındığım her mağarada, yaktığım her ateşin kıyısında, bir sevgili hayali hep var olmuştur. Zaten her komünist gerillanın ruhunda da, sevgilisini dağa çıkarmama değil, tam aksine, dağa çıkarma ve özgürlüğü onunla birlikte, omuz omuza soluma aşkı vardır.

MELEK ULAGAY: Yok edilen kişiler, halk için ölümsüzleşir
Melek Ulagay 70’lerin kadın gerillası, 80’lerde tutuklu eşidir. Yıllarca hapishane kapılarını aşındırır. Mücadeleyi, fedakârlığı elden hiç bırakmaz… Tüm bu yıllarına Oya Baydar’la birlikte yazdığı ‘Bir Dönem İki Kadın -Birbirimizin Aynasında’ adlı kitabında yer veriyor. Bir de yol arkadaşı, yoldaşı Kaypakkaya’yı da anlatıyor kitabında… Ben de kitaptaki bilgilerin dışında Kaypakkaya’yı anlatmasını istedim kısa da olsa:

İbrahim Kaypakkaya devlet tarafından öldürüldü ve yok sayıldı ama halk tarafından hiç bir zaman unutulmadı; onu tanıyanlar, dostları, yoldaşları için her zaman önemini ve değerini korudu. Özel bir insandı ve özelliği onu devlet için ‘tehlikeli ve yok edilmesi gereken kişi’ yaptı. Devlet her zaman insanlar üzerinde etkisi olan, kitlelere ulaşabilen kişileri yok etmeye çalışmıştır. Ancak yok edilen kişiler, halk için ölümsüzleşir. Bugün bile gidin İbrahim'in dolaştığı yörelere ve köylere, halkın onu nasıl yaşattığını görürsünüz. Onun adı sihirli bir etki yaratır. Bu sihir ‘liderlik’ değil, insanlıktan doğar. Türkiye en değerli evlatlarını yok etmenin acısını yaşıyor. Bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödedik ve ödemeye devam ediyoruz. Eğer 38 yıl sonra devlet hâlâ İbrahim'den korkuyorsa, onun adının bile anılmasından gocunuyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir. Onun ölüsünü bile tehdit olarak gören bir devlet her şeyden önce kendisini sorgulamalıdır. Bugün kıyısından ucundan başlayan bu sorgulamalar henüz emekleme sürecinde. Hepimiz kendimizi, tarihimizi, geçmişimizi her an yeni baştan sorgulamak, hesap sormak ve hesap vermek zorundayız. İbrahim Kaypakkaya’yı okumayı ancak o zaman başarabiliriz.

İbrahim sinsice, adeta gizlice yok edildi. Nasıl öldüğü ve öldürüldüğü üzerinde bir sürü değişik söylentiler dolaştı. Devlet bu ölümü ilan etmedi, bir giz perdesi altında bıraktı. Bunun bir nedeni onun ölüsünden bile tedirgin olmaları, diğeri ise açıkça cinayet işlemiş olmalarının bilinmesinden çekinmeleridir. İbrahim'in ölümü tam bir yargısız infazdır. Ne ile suçlandığı, niçin ölüme gönderildiği halen bilinmemektedir. Hukuk dışı bir uygulama söz konusudur. 12 Eylül döneminde ve Diyarbakır Cezaevi’nde görülen hukuk dışı uygulamaların ilk örneğidir. Bu nedenle onun adı kamuoyunda belki Deniz'ler ve Mahir'lerden daha az bilinir. Ancak halk onun değerini her zaman bilmiştir.

Bugün İbrahim Kaypakkaya'nın adının yeniden gündeme gelmesi ve anılması Kürt sorunu ile bağlantılıdır. İbrahim bizim kuşak içinde Kürt sorunu konusunda en fazla kafa yoran, araştıran kişiydi. Kavrayışı ve sezgileri çok güçlüydü. Okuduğu hiçbir şeyi sorgulamadan, üzerinde düşünmeden, kendi yorumunu katmadan kabul etmezdi. O yıllarda henüz çok gençti, yolun başındaydı. Yaşasaydı kendisini çok geliştireceğine, bu topraklarda yaşayan tüm halklara katkısı olacağına her zaman inandım. Bugün onu tanıyan eski arkadaşlarıyla konuştuğumuzda, hepimiz ondan ne kadar çok etkilendiğimizi anlatıyoruz. Sıradışı bir zeka, olağanüstü bir duyarlılık, müthiş bir insan sevgisi ve ışıl ışıl bakan gözleri. Edebiyata, yazıya, sanata çok düşkündü. Ben her nedense onun aslında büyük bir yazar olacağına inanırdım. Dili iyi kullanmaya önem verirdi ve çok yazardı. Onu hep yazı yazarken anımsıyorum. Çok okuyan, çok çalışan, bir saniyesini bile boşa geçirmeyen bir yapısı vardı.

İnsanlara, hiç ayrım yapmadan yaklaşırdı. Kadınların görüşlerine önem verir ve kadınlara danışırdı. Ben de o nedenle kendimi ona yakın hissederdim. Diğer erkek arkadaşlardan farklı bir yanı vardı. Ben kimseyi mitleştirmedim. İbrahim de hepimiz gibi bir insandı kuşkusuz. Hataları ve sevaplarıyla. Yaşasaydı, çok yakın olurduk. Bundan hiç kuşku duymadım.